Çocukluk çağı kanserleri, yenidoğan döneminden ergenlik dönemine kadar her yaşta görülmekle birlikte, çoğu ilk 5 yaşta görülüyor. VKV Amerikan Hastanesi’nden Prof. Dr. Rejin Kebudi, kanser tanı ve tedavisinde kaydedilen önemli gelişmeler sonucunda, günümüzde çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık % 70’inin tamamen iyileşebildiğini ancak erken teşhis ve tam tam teşekküllü onkoloji merkezlerinde tedavinin çok önemli olduğunu söylüyor.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, dünyada yaklaşık 25 milyon kişi kanserle yaşıyor, her yıl yaklaşık 11 milyon kişiye yeni kanser tanısı konuyor. Çocukluk çağı kanserleri ise tüm kanserlerin yüzde 2-4’ünü oluşturuyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 3000 çocuğa kanser teşhisi konuyor.
İstanbul Üniversitesi, Onkoloji Enstitüsü, Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve VKV Özel Amerikan Hastanesi Pediatrik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Rejin Kebudi, çocuklarda görülen kanserler tiplerinin erişkin kanserlerinden farklı olduğunu belirtiyor.
Çocukluk kanserlerinin dağılımları, tedaviye yanıt oranları ve uzun süreli sağkalım açısından erişkin kanserlerinden farklılıklar gösterdiğini söyleyen Kebudi, çoğu ilk 5 yaşta olmak üzere çocukluk çağı kanserlerinin doğumdan ergenliğe kadar heryaşta görebildiğini ve hızlı geliştiğini söylüyor. Ayrıca kemik tümörleri gibi bazı kanserler 10-15 yaşta daha sık görülüyor.
“Uyarıcı bulgu ve belirtileri bilmek önemli!”
Kanser tanı ve tedavisinde kaydedilen önemli gelişmeler sonucunda, günümüzde çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 70’inin tamamen iyileşebildiğini vurgulayan Kebudi, “Ülkemizde çocukluk çağı kanserlerinin büyük bir kısmı ileri evrelerde başvurmaktadır. Erken tanı alan olgularda sağkalım oranının anlamlı olarak daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bu hastaların erken tanı alabilmeleri, bu konuda eğitimin yaygınlaştırılması ile mümkündür. Bunun için bu hastalıklara ilişkin bulgu ve belirtilerin bilinmesi, hızla tanıya gidilmesi ve bu hastaların tam teşekküllü onkoloji merkezlerinde tedavisi çok önemlidir” diyor.
Çocukluk çağında kanserin erken tanısı için, erişkinlerde kullanılan tarama testlerinin mevcut olmadığının altını çizen Prof. Kebudi, “O nedenle çocukluk çağı kanserlerinde, en sık görülen uyarıcı bulgu ve belirtileri bilmek ve bunların varlığında hızla doktora başvurmak gerekir” diyerek ailelerin dikkat etmesi gerektiğini belirtiyor.
Prof. Dr. Rejin Kebudi, teşhisten sonra aile görüşmesinin büyük önem taşıdığını vurgulayarak “Tanıyı aileye söylemek ayrı bir uzmanlık. Çünkü böyle bir tanı bir anda aileyi ve çevresini yıkabiliyor. Doğru bilgiyi vermek ama bunu verirken hastaya çok iyi yaklaşmak gerekiyor. Hasta ve ailesinin psikolojik destek alması gerekebilir” diyor.
“Çocuk onkoloğu orkestra şefi gibi çalışmalı”
Kebudi, çocuk kanserlerinden korunma ve tedavi konusunda ise şunları söylüyor: ‘‘Günümüzde kansere yakalanan çocukların yüzde 70’i tamamen iyileşebilmektedir. İstatistiklere göre günümüzde gelişmiş ülkelerde her 900 erişkinden biri çocukluk çağı kanser sağkalanıdır. Bu çocukların toplumun sağlıklı birer bireyi olarak uzun bir hayat yaşayabilmeleri için hem etkin tedaviyle çocukları kanserden iyileştirmek, hem de tedaviyi geç yan etkilerin en az olacağı şekilde planlamak gereklidir.
Çocuklarda kanser tedavisi multidisipliner bir ekip işidir. Bu ekipte çocuk onkoloji uzmanı liderliğinde, cerrah, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, biyokimya ve mikrobiyoloji uzmanları, psikolog, kardiyolog nörolog gibi çocuk uzmanlığının diğer yan dalları, çocuk onkoloji hemşireleri ve gerektikçe diğer branşlar yer alır. Onkoloji alanında dünyada çok hızlı gelişmeler olmaktadır. Çocuk onkoloğu dünyadaki bilimsel gelişmeleri yakından izlemeli, ekibi bir orkestra şefi gibi yönetebilmeli, bilimsel takip ve tedavi yanında, uzun ve zorlu süreçte çocuk ve aile ile yakın ve sıcak bir iletişim kurmalıdır. Kanser tedavisi uzun ve zorlu bir süreçtir. Bu süreçte çocukların psikolojik ve sosyal yönden de desteklenmeleri gerekir. Çocukluk çağı kanserlerinde kesin korunma yolları yoktur. Ancak iyi beslenme ve enfeksiyonlardan korunarak bağışıklık sisteminin güçlenmesi, kimyasal karsinojenlerden (kansere neden olan kimyasal maddeler) ve radyasyondan korunma, doğumsal bozukluklar anne adaylarının kullandıkları ilaçlar ve alkol açısından kontrol altında olmaları riski azaltabilir. Hepatit B aşılaması ile hepatit B virüsünün yol açabileceği habis bazı karaciğer tümörlerinden korunma sağlanabilir. Çocukluk çağı kanserlerine ilişkin bulgu ve belirtiler gözlendiğinde ise, derhal hekime ve kanser şüphesi varsa tam teşekküllü sağlık kurumlarına başvurmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, erken tanı ile başarı daha da artmaktadır.”
“VKV Amerikan Hastanesi’nde başarılı çalışmalar yapılıyor”
Tedavide VKV Amerikan Hastanesi’nde çok güçlü bir ekip olarak çalıştıklarını vurgulayan Kebudi, “Amerikan Hastanesi’nde pediatrik onkolojik tedaviler gayet başarı ile yapılabilmektedir. Burada ekip işi çok önemli. Hem ayaktan tedavi edilen hem de yatarak tedavi edilen hastalarımızla ilgili uzman hemşireler de uyum halinde çalışmaktadır. Kemoterapi sırasında da hemşirelerimiz çocuklarımızla özel olarak ilgilenirler” diyor.
ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNİN YÜZDE 70’İ İYİLEŞİYOR
Etiketler: çocuk kanser, ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNİN YÜZDE 70’İ İYİLEŞİYOR, Kanser 0 yorum
Gönderen
Healthydays
zaman:
5:42:00 ÖS
Folik Asit, B6 ve B12'den kötü haber
Etiketler: folik asit, fosfat, Kanser, meyve 0 yorumRastgele seçilen katılımcıların yarısına her gün 2,5 mg folik asit, 50 mg B6, 1 mg B12 vitamini verildi, diğer grupsa placebo (sahte ilaç) aldı.
Araştırmaya katılan 379 kadın kansere yakalandı. Bunlardan 187'si vitaminleri ve folik asidi, 192'si placebo alanlardı.
Araştırmacılar, placebo alanlar ile folik asit ve B vitaminlerini alan kadınların, ölümle sonuçlanan meme ve diğer kanser türlerine yakalanma riskinin hemen hemen aynı olduğuna dikkati çekti.
Araştırma, Amerikan Tıp Derneğinin (JAMA) dergisinde yayımlandı.
Şimdiye dek folik asit, B6 ve B12 vitaminlerinin kanseri önlemede önemli rol oynadığı düşünülüyordu.
Gönderen
Healthydays
zaman:
1:21:00 ÖS
Kansere karşı 3 gıda!
Etiketler: Cancer, cilt kanseri, diyet, doktor, Kanser, sağlık, sarımsak 0 yorumSarımsak: İçindeki kanserle savaşan enzim allinase, sarımsak doğrandıktan sonra 10 dakika bekletilirse daha etkili oluyor.
Limon: Haftada bir yemek kaşığı limon suyu içmek içindeki D-limonene maddesi sayesinde cilt kanseri riskini yüzde 30 düşürüyor.
Ketçap: Katkısız ketçap, domatesten iki kat fazla kanserle savaşan lycopene maddesi içeriyor
Gönderen
Healthydays
zaman:
1:17:00 ÖS
MEME KANSERİ
Etiketler: Cancer, Kanser, mamografi, meme kanseri 1 yorum


Kanser Nedir ?
Vücudumuzdaki tüm organlar hücrelerden yapılmışlardır. Hücreler çok küçük birimlerdir ve ancak mikroskop altında görüntülenebilirler.Normal vücut hücreleri sistemli bir şekilde büyür, bölünür ve ölür. Hayatımızın ilk yıllarında yetişkin oluncaya dek normal hücreler daha hızlı bölünür. Yetişkinliğe ulaşılmasının ardından, pek çok dokuda hücreler yanlızca ölen hücreleri yenilemek ve yaralanmaları gidermek amacı ile bölünmeye devam eder. Normal şartlar altında, eğer yeni hücreler gerekmiyorsa her hücrenin içinde bulunan bazı mekanizmalar hücreye bölünmesini durdurmasını söyler.
Buna karşın kanser hücreleri, büyümeye ve bölünmeye devam ederler ve vücudun diğer bölgelerine yayılırlar.Kanser hücreleri birikerek tümörleri (kitleleri) oluştururlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler yada tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan yada lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir. Tümör vücudun başka bölgelerine yayılmış olsa da orijinal olarak oluştuğu organın adı ile anılır. Örneğin kemiklere sıçramış olan prostat kanseri hala prostat kanseri, akciğerlere sıçramış olan meme kanseri hala meme kanseridir.
Vücudumuzda ki tüm organlar hücrelerden yapılmışlardır. Hücreler çok küçük birimlerdir ve ancak mikroskop altında görüntülenebilirler.
Normal vücut hücreleri sistemli bir şekilde büyür, bölünür ve ölür. Hayatımızın ilk yıllarında yetişkin oluncaya dek normal hücreler daha hızlı bölünür. Yetişkinliğe ulaşılmasının ardından, pek çok dokuda hücreler yanlızca ölen hücreleri yenilemek ve yaralanmaları gidermek amacı ile bölünmeye devam eder. Normal şartlar altında, eğer yeni hücreler gerekmiyorsa her hücrenin içinde bulunan bazı mekanizmalar hücreye bölünmesini durdurmasını söyler.
Lösemi genellikle tümör oluşturmayan bir kanser türüdür. Lösemide kanser hücreleri kan ve kan oluşturan organlarda (kemik iliği, lenf sistemi ve dalak) gelişir, ve diğer organların dokuların içinde dolaşır, birikebilir.
Akılda tutulmalıdır ki, tüm tümörler kanser değildir. Kanser olmayan tümörler metastaz yapmaz ve çok seyrek görülen istisnalar dışında yaşamsal tehlike oluşturmazlar.
Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınıflandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde, var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.
Kanser istatistiklerinin diğer ülkelere oranla daha iyi tutulduğu amerikada, bu istatistikler göstermiştir ki erkeklerin yarısı kadınların ise üçte biri hayatlarının bir evresinde kansere yakalanacaklardır. Günümüzde, milyonlarca insan kanserli yada kanseri tedavi edilmiş olarak yaşamaktadır. Sigaranın bırakılması yada daha sağlıklı beslenme alışkanlıklarının adaptasyonu gibi aktivitelerle yaşam stilinin değiştirilmesi, pek çok tür kansere yakalanma riskini önemli oranlarda azaltılabilir. Kanser tanısı ne kadar erken konursa, tedavisi o kadar erken başlar ve kanser tedavisi ne kadar erken başlarsa tedavinin başarıya ulaşma şansı da o kadar yüksek olur.
Meme Kanserine Nasıl Tanı Konulur?
Meme kanserinin en yaygın belirtisi ağrısız bir kitlelenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların %10 kadarı, kitle olmaksızın ağrı hissetmektedir. Meme kanserinin daha seyrek gürülen belirtileri arasında, göğüste oluşan geçici olmayan değişimler, (örneğin kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş yada bozulmalar, ve anlık akıntılar, aşınma, göğüs ucunun hassaslaşması yada içe dönmesi de dahil olmak üzre göğüs ucu belirtileri). Tedavisi en kolay olan erken aşamadaki meme kanseri tipik olarak hiç bir belirti göstermezler. Bu nedenle, kadınların meme kanserinin erken tanısı için önerilen kontrol programlarını uygulamaları çok önemlidir.
Meme kanserine erken aşamada tanı konması, tedavi seçeneklerinin sayısını, tedavinin başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını önemli oranda arttırır. Erken tanı için temelde önerilen biri birini tamamlayıcı üç yöntem vardır;
• Kişisel (Kendi kendine yapılan) göğüs kontrolleri
• Klinik (Doktor tarafından yapılan) göğüs kontrolleri
• Mamogramlar
Normal de doktorlar 20 yaşından sonra her ay kişisel göğüs kontrollerinin yapılmasını, kırk yaşından sonrada yılda bir kez olmak üzere klinik göğüs kontrollerini ve mamografiyi önermektedirler. Ancak daha sonraki mamogramlarınıza referans olması için otuzlu yaşlarınızda en azından bir mamogram çektirerek saklamanız önerilir. Burada verilen başlama yaşları, toplumun geneli için önerilmektedir, eğer yüksek risk grubunda olduğunuzu düşünüyorsanız kontrol programınızı dokturunuz ile konuşmalısınız. Kanserlerin küçük bir bölümü mamografi tarafından tanımlayamayacağı için, mamografiyi klinik göğüs kontrollerine alternatif olarak görmek yanlıştır.
Eğer bu testlerden birinde normal olmayan bir belirtiye rastlanırsa, durumu açıklığa kavuşturmak için belirleyici testler yapılacaktır. Unutmayın ki, göğüs kontrollerinde bulunan kitlelerin büyük bir kısmı kanser olmayan gelişimlerdir.
Kontroller sonrası şüphelerin giderilemediği durumlarda, kesin tanının konması amacıyla biyopsi yapılır. Kitlenin büyüklüğüne, yerine, doktorun yada hastanın tercihine bağlı olarak biyopsi lokal anestezi alıtında iğneler le yapılabileceği gibi, ameliyatla kitlenin çıkarılmasıyla da yapılabilir.
Meme kanseri tedavisi ile ilgili kararlar hasta ve doktor tarafından birlikte alınmalıdır. Bu kararlar alınırken, kanserin aşaması, hastanın yaşı, diğer sağlık problemleri, önerilen tedavilerin riskleri ve getirecekleri yararlar göz önünde tutulmalıdır. Meme kanseri tanısı konmuş kadınların hemen hepsi göğüs ameliyatı geçirirler. Ameliyat sonrası bu tedaviyi tamamlamak amacıyla, radyasyon (ışın) tedavisi, kemoterapi, hormon tedavisi ve monoklinal antikor tedavisi gibi bugün standartlaşmış olan kanser tedavilerinden biri yada birkaçı uygulanır.
Bu tedaviler yerel ve sistematik tedaviler olmak üzre iki ana gurupta toplanabilir. Yerel tedaviler vücudun yanlızca bir bölgesinde yapılan ameliyat yada radyasyon tedavisidir. Sistematik tedaviler ise vücudun tümünde üzerinde yapılan tedavilerdir.
Meme Kanseri Nasıl Tedavi Edilir?
Ameliyat :
Göğüs ameliyatlarının temel amacı göğüste ve lenf bezlerinde bulunan kanserli hücreleri ve tümörü almaktır. Lampektomi operasyonunda, kanserli kitle ve onun etrafından bir miktar sağlıklı göğüs dokusu alınır. Basit yada toptan Mastektomi'deyse göğsün tamamının alınması operasyonudur. Değiştirilmiş radikal mastektomi operasyonunda göğsün tamamı ve koltuk altı lenf bezleri alınır, ancak radikal mastektomide olduğu gibi göğsün altında göğüs duvarında bulunan göğüs kasları alınmaz. Radikal mastektomi, göreceli olarak daha hafif olan ameliyat alternatiflerinin verimliliğinin artması sonucu günümüzde daha az tercih edilen bir ameliyat seçeneği olmuştur.
Hem lampektomi hem de mastektomi operasyonları genelde, koltuk altı lenf bezlerinin alınması operasyonu ile birlikte yapılır. Koltuk altı lenf bezleri alındıktan sonra kanserin buraya sıçrayıp sıçramadığı test edilir. Testlerin sonuçları tedavinin sonraki aşamalarına karar verilmesinde önemli rol oynar. Koltuk altı lenf bezleri bölgesinde yapılan ameliyat yada ardından gelen radyasyon tedavisi, lenf sıvısı dolaşımının aksaması ve sıvı birikimi ile ilintili olarak kolda ödem benzeri oluşumlar oluşmasına neden olabilir, bu durum lymphedema olarak bilinir. Yanlızca anahtar konumunda olan bir kaç lenf bezinin çıkartılması ile kanserin ne kadar yayıldığının belirlendiği yeni yöntemler, toplam lenf dolaşımında daha az değişikliğe neden oldukları için erken aşamadaki hastalarda daha tercih edilir yöntemler olmuşlardır. Bu yeni yöntemler arasında en çok yaygınlık kazanmış olanı 'Sentinel Node Biopsy' olarak adlandırılmaktadır.
Lampektomi operasyonu sonrası büyük bir çoğunlukla altı ila yedi hafta kadar sürecek olan radyasyon tedavisi yapılır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, lampektomi ve ardından uygulanan radyasyon tedavisi pek çok durumda mastektomi kadar etkindir.
Radyasyon Tedavisi
Radyasyon (Işın) tedavisi ameliyat sonrası göğüste, göğüs duvarında veya koltuk altında kalmış olabilecek kanser hücrelerini öldürmekte kullanılabileceği gibi, ameliyat öncesinde ameliyatta alınacak olan tümörün boyutunun küçültülmesi amacıylada kullanılabilinir. Yakın geçmişte kat edilen teknolojik ilerlemeler, bu tedavinin daha hassas ve arzulanan bölgeye daha başarılı olarak odaklanarak yapılabilmesine olanak tanımıştır. Bunun bir sonucu olarak radyasyon tedavisinin yan etkilerinde büyük oranlarda azalma gözlemlenmiştir.
Sistematik Tedaviler
Meme kanserinin tedavisinde kullanılan sistematik tedavi seçenekleri arasında kemoterapi, hormon tedavisi ve monoklinal antikor tedavisi vardır. Gözlemlenebilen tümörün ameliyat ile alınması sonrasında yapılan sistematik tedavi alınmış olan tümörden ayrılarak vücudun başka yerlerine gitmiş olabilecek kanser hücrelerini yok etmeyi hedefler. Ameliyat sonrası yapılan bu tip sistematik tedavilere tamamlayıcı anlamına gelen adjuvan tedaviler denir. Alınan tümörün boyu, histolojisi, kanserin lenf bezlerine sıçrayıp sıçramadığı adjuvan sistematik tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesinde önemlidir. Adjuvan sistematik tedavilerin etkinliği, deneklerin rastgele seçildiği 400 den fazla klinik deneyde test edilmiştir. Bu çalışmalar göstermiştir ki, adjuvan sistematik tedavilerin yararları (meme kanserinin yenilemesi, ve ölüm oranları göz önüne alındığında) tedaviden sonraki 15 yılın sonrasında bile gözlemlenebilmektedir.
Sistematik tedavi tanı anında meme kanseri ileri aşamada olan hastalarının tedavisinde de kullanılır. Bu gibi durumlarda, kanserin büyük bir çoğunluğunun ameliyat ile alınması olası değildir ve sistematik tedaviler temel tedavi yöntemi olurlar.
Kemoterapi
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bazı kemoterapi ilaçları birlikte alındıklarında, tek başına alınan ilaçlardan daha etkin olmaktadırlar. Kemoterapinin ilk aşamasında genellikle cyclophosphamide, methotrexate, fluorouracil, doxorubicin (Adriamycin), epirubicin, ve paclitaxel (taxol) adlı ilaçların özel karışımları kullanılır. Kanserleri bu ilk aşama ilaçlara dayanıklı hale gelen hastaların yaklaşık olarak %20 ila %30'u ikinci aşama kemoterapi ilaç tedavisine cevap verirler.
Hormon Tedavisi
Östrojen, yumurtalıklar da üretilen bir hormondur ve bazı meme kanserlerinde kanserin büyümesine yardımcı olur. Yapılan testler sonucu kanser hücrelerinde östrojen veya progesteron hormonları için algılayıcılar bulunan kadınlar, östrojenin bu hücreler üzerindeki etkilerini durdurucu ilaçlar önerilebilinirler. Bu amaçla günümüzde en yaygın olarak kullanılan ilaç tamoxifen'dir. Araştırmalar göstermiştir ki, tamoxifen meme kanserinin yıllık yenileme riskini %26, yıllık ölüm oranını %14 oranında düşürmektedir. Kanser hücrelerinde yukarıda sözü geçen hormon algılayıcıları bulunan kadınlar dan hem menepoz öncesi hemde menepoz sonrası olanlar hormon tedavisinden yararlanabilirler. Yumurtalıkların alınması yada ilaç ile yumurtalık işlevlerinin askıya alınması tedavisi gören menopoz öncesi kadınlarda östrojen üretimi önemli ölçüde azaldığından yaşam oranlarında önemli gelişmeler gözlemlenmiştir.
Monoklonal Antikor Tedavisi
HER-2 adındaki bir protein meme kanseri hücrelerinin büyümesini düzenlemekte önemli bir rol oynar. Meme kanserlerinin yaklaşık olarak üçte birinde, bu protein aşırı miktarlarda bulunur. Trastuzumab (Herceptin) bir monoklinal antikor tedavisi şeklidir ve kanserlerinde aşırı miktarda HER-2 proteini olan hastalarda HER-2 proteinin etkilerini bloke eder. Kemoterapi sonrasında tümörleri büyümeye devam eden hastalarda, herceptin yanlız kullanılabileceği gibi kemoterapi ile birlikte de kullanılabilinir. Her iki durumda da, bu tedavi sonrasında bazı kanserlerin küçüldüğü ve yaşam süresinin uzadığı gözlemlenmiştir.
Kemoterapi
Bu bölümde meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi ve yan etkileri hakkında genel bilgiler bulacaksınız. Kemoterapide kullanılan ilaçlar hastalara göre özel olarak karıştırılır, dozajı, verilme şekli ve verilme süreci de hastalara özel olarak ayarlanır, bu nedenle kemoterapinin yan etkileri de hastadan hastaya çok büyük farklılıklar gösterebilir. Bu bölümde kemoterapinin pek çok yan etkisi detayları ile açıklanmışsada, söz konusu yan etkilerin pek çoğunun geçici ve kemoterapinin hemen ardından oluştuğu akılda tutulmalıdır. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Meme kanserinin tedavisinde kemoterapi vazgeçilemez bir tedavi şeklidir ve genellikle ameliyat veya diğer tedavilerle birlikte kullanılır. Meme kanseri hastaları göreceleri kemoterapinin tüm boyutlarını doktorları ve kanser tedavi ekibi ile tartışmalıdırlar.
Kemoterapi nedir?
Kemoterapi, antikanser ilaçlarının kullanılarak tümörlerinin büyümesinin önlenmesi yada kontrol altına alınmasıdır. Kemoterapi genellikle diğer tedavileri tamamlamak amacı ile yapılır, bu tip kemoterapiler adjuvant kemoterapi olarak adlandırılırlar. Öncelikli olarak yapılan ameliyat yada radyoterapi tedavileri meme kanserinin bölgesel (göğüs) tedavisini amaçlar. Kemoterapi genellikle el ya yada koldaki küçük damarlara geçici iğneler aracılığı ile, yada daha büyük damarlara takılan port adı verilen vücut içi araçlar yardımı ile verilir. Bazı kemoterapi ilaçları hap yada şurup formunda ağızdan verilebilir. Bunun yanısıra kas yada deri altına veya tümör bölgesine doğrudan enjeksiyon şeklinde verilen kemoterapi ilaçlarıda vardır.
Kemoterapinin kullanım amaçları arasında:
• Kanserin tedavisi
• Kanserin vücudun diğer bölgelerine yayılmasının durdurulması
• Kanserin büyümesinin yavaşlatılması
• Kanser hücrelerinin öldürülmesi
• Kanserin verdiği şikayetlerin azaltılması
Kemoterapi sistematik bir tedavi şeklidir, başka bir değişle, kan dolaşımı aracılığı ile vücudun tüm bölgelerine yayılır, vücuttaki tüm doku ve organları etkiler. Bu açıdan bakıldığında, kemoterapi ameliyat ve radyoterapi gibi yerel tedavi amaçlayan tedavilerden farklıdır. Her hastanın özellikleri incelenerek, kanserin en etkin tedavisi hem yerel hem de sistematik tedavilerin uygun bir karışımının uygulanması ile sağlanır.
Kemoterapinin Verilme Şekilleri
Kemoterapi alan meme kanseri hastaları, bir ilaç alabilecekleri gibi birden fazla ilacın birden veridiği karışımları da alabilirler. Pek çok doktor birden fazla ilacın karıştırılarak birden verildiği kombinasyon tedavisinin tek ilaçla yapılan tedaviden daha etkin olduğu konusunda hem fikirdirler. Kombinasyon tedavisi, karışımında bulunan ilaçların her birinin daha az oranda alınmasına rağmen kanser hücrelerinin kontrol altına alınmasında daha iyi sonuçlar vermiştir. Daha yüksek dozda verilen tek ilaçlık kemoterapi tedavileri ile karşılaştırıldığında kombinasyon kemoterapisi daha iyi sonuçlar vermesinin yanı sıra daha az yan etkilere yol açmaktadır. Günümüzde, farklı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan 90 dan fazla kemoterapi ilacı vardır.
Kemoterapi meme kanseri hastalarının alabileceği tek tedavi olabileceği gibi ameliyat gibi diğer tedavilerden önce yada sonra da uygulanabilir. Ameliyat öncesi yapılan ve tümörün boyutunu küçültmeyi amaçlayan kemoterapilere neoadjuvant kemoterapi adı verilir. Bunun yanı sıra, neoadjuvant kemoterapi hastanın tümörü üzerindeki en etkin ilacın ve dozajın bulunması amacı ile de kullanılabilinir. Bu amaçla tedavi süresince tümörün gelişimi gözlemlenir.
Ameliyat gibi yerel tedavilerin sonrasında yapılan kemoterapiye adjuvant kemoterapi adı verilir. Çalışmalar göstermiştir ki göğsün alınması (mastektomi) yada kitlenin alınması (lumpektomi) operasyonlarının ardından yapılan adjuvant kemoterapi meme kanserinin yeniden oluşması riskini önemli bir ölçüde azaltmaktadır. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslar arası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır.
Kemoterati ilaçları ve veriliş şekilleri genellikle her hasta için ayrıca düzenlenir. Kemoterapi planlanlanırken, hastanın yaşı, genel sağlık durumu, kanserin durumunu gösteren aşama (stage) ve sınıfı (grade) gibi parametreler, diğer sağlık problemleri, geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılması planlanan tedaviler göz çnünde tutulmalıdır. Meme kanseri tedavisinde uygulanan kemoterapi genellikle üç ila altı ay sürer. Bu süre içinde ilaçlar günlük, haftalık, aylık yada hastanın ilaçlara gösterdiği tepkiler göz önüne alınarak başka aralıklarla verilebilir. Kemoterapi seansları genellikle sürekli olmaz, çünki kemoterapi ilaçları kanseri hücreler kadar sağlıklıları da etkiler. Doktorların, kemoterapinin hastalar üzerindeki etkilerini gözlemlemek için uyguladıkları pek çok yöntem vardır. Bunların arasında, fiziksel muayeneler, kan testleri, bilgisayarlı tamografiler, MR taramaları ve röntgen çekimleri vardır.
Meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi kombinasyonları arasında:
• cyclophosphamide (Cytoxan), methotrexate (Amethopterin, Mexate, Folex), ve fluorouracil (Fluorouracil, 5-Fu, Adrucil) (bu terapi CMF olarak adlandırılır)
• cyclophosphamide, doxorubicin (Adriamycin), ve fluorouracil (bu terapi CAF olarak adlandırılır)
• doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide (bu terapi AC olarak adlandırılır)
• doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide ile paclitaxel (Taxol)
• doxorubicin (Adriamycin), ve ardından CMF
• cyclophosphamide, epirubicin (Ellence), ve fluorouracil
Yukarıda verilenlere ek olarak meme kanseri tedavisinde sıkça kullanılan diğer ilaçlar arasında
docetaxel (Taxotere), vinorelbine (Navelbine), gemcitabine (Gemzar), and capecitabine (Xeloda) vardır. (İlaçların ticari isimleri parantez içinde verilmiştir)
Kemoterapinin Potansiyel Yan Etkileri
Meme kanserinin tedavisi için kemoterapi gören hastalarda, bu tedaviye bağlı olarak görülen yan etkiler bazı faktörlere bağlı olarak oldukça fazla farklılık gösterebilir. Bu faktörlerin arasında, kullanılan ilaçların tipleri, dozajları, ve verilme süreleri vardır. Akılda tutulmalıdır ki, bu bölümde açıklanan yan etkiler olası yan etkilerdir ve bazı hastalar bu yan etkilerden hiç etkilenmezken bazı hastalar bir yada bir kaçından etkilenir. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür.
Kemoterapinin en yaygın yan etkileri:
• Mide bulantısı ve kusma
• Saç kaybı (alopecia)
• Yorgunluk
Bazı kemoterapi ilaçları midenin ve bağırsakların iç yüzeyini oluşturan dokuları hassaslaştırabilir. Cisplatin, cyclophosphamide, doxorubicin ve yüksek dozlarda verildiğinde etoposide mide bulantısı ve kusmaya yol açması daha olası kemoterapi ilaçlarıdır. Bazen mide bulantısı ve kusma tedavinin hemen ardından yada tedaviye başlanması ile başlar. Bazı durumlarda da hastalar beklentilerinden etkilenerek mide bulantısı yaşayabilirler, bu hastaların mide bulantısı ile tedavi arasında kurdukları psikolojik ilişkilendirmenin bir sonucudur. Pek çok durumda, kemoterapinin yan etkisi olarak görülen bulantı ve kusmanın önüne geçilmesi için ilaçlar verilebilir.
Saç kaybı (alopecia) kemoterapinin diğer bir yaygın yan etkisidir. Oluşan saç kaybı geçicidir ve bazı kadınlarda saç köklerinin kemoterapi ile zayıflayarak daha hızlı saç dökülmesine yol açması nedeni ile oluşur. Saçlarını kaybeden kadınlarda saç kaybı ikici kemoterapi civarında oluşur. Kemoterapinin bitmesi ile saçlar geri gelir, ancak bazı hastalarda saçlar hastanın kemoterapi öncesi sahip olduğundan farklı olarak geri gelebilir (Düz yada kıvırcık saçlar gibi). Kemoterapi ile saçlarını kaybeden kadınlar, kemoterapi boyunca değişik eşarplar, şapkalar yada peruklar kullanabilirler.
Beyaz (akyuvarlar) ve kırmızı (alyuvarlar) kan hücreleri ile kanamayı önleyici kan hücreleri olan platelet lerin sayısının azalması kemoterapinin diğer bir olası yan etkisidir. Akyuvarlar vücudun bağışıklık sisteminin temel taşlarındandır. Normalde bir milimetreküp kanda 4,000 ila 10,000 tane arasıda akyuvar bulunur. Akyuvar sayısının bu normal değerlerin altına inmesine leukopenia denir. Aslında bir kaç çeşit akyuvar hücresi vardır, neutrophils adı verilen akyuvar hücreleri vücudun enfeksiyonlarla savaşmasına yardım ederler. Bu hücrelerin sayısının çok fazla azalmasına neutropenia adı verilir. Neutropenia kemoterapi tedavisi boyunca kontrol edilmesi gereken bir yan etkidir, ve genellikle bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar yardımı ile tedavi edilebir.
Kemoterapi kandaki alyuvar sayısının azalmasına da neden olabilir. Normalde, bir milimetreküp kanda 4 ila 6 milyon tane alyuvar vardır. Alyuvar sayısının normal değerlerin altına düşmesi ile anemi oluşur. Yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, nabız da ve soluma hızında artış anemisi olan hastalarda görülebilen şikayetler arasındadır. Anemi bazı durumlarda ilaçlarla tedavi edilebileceği gibi, alyuvar sayının çok azalması kan naklini gerektirebilir.
Kemoterapi gören hastaların bazılarında platelet sayısı normal değeri olan millimetreküpte 150 ila 450 bin adetten daha aza inebilir. Bunun bir sonucu olarak hastalar da küçük ve büyük berelenmelere olan yatkınlığın artması, kesilmeler sonucunda normalden uzun süren kanamalar, burun ve diş eti kanamaları görülebilir. Platelet sayısı aşırı şekilde azalan hastalarda iç kanamalar da görülebilir. Bu gibi durumlarda hastalara platelet aktarımı yapılır. Bunun yanı sıra bazı durumlarda operlvekin (Neumega) gibi ilaçlarda verilebir.
Kemoterapi alan kanser hastaları, kemoterapinin erken menepoza yada kısırlığa yol açabileceğini bilmelidirler. Kemoterapiye başlandığında doğal olarak menapoza girmeye yakın olan kadınların kemoterapinin sonucu olarak daha erken menapoza girme olasılığı daha fazladır. Kemoterapi alan kadınların bir kısmıda menapoza girmekte olan kadınlarda görülen belirtiler görülebilir, bunların arasında ani terlemeler, vajinal kuruluk ve adet dönemlerinde düzensizleşmeler vardır. Bu şikayetler seyrek görülen şikayetler değildirler ve genellile ilaçla yada kemoterapi tedavisinde yapılan değişikliklerle tedavi edilebilirler. Bu tip şikayeti olan kadınların, bu durumu doktorları ile tartışmaları önerilir. Kemoterapi ilaçları hamilelikte alındıklarında sakat doğumlara neden olabilirler, bu nedenle kadınların kemoterapi boyunca hamile kalmamalırı önerilir. Tedavi sonrası çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin bu isteklerini doktorları ile tartışmaları önerilir. Yapay döllenme veya benzeri yöntemlerde kullanılmak amacı ile sperm veya yumurtanın tedavi öncesi alınarak saklanması gibi yöntemler yüksek risk grubundaki kadınlara önerilebilinilir.
Kemoterapinin bunlar dışındaki yan etkileri arasında:
• Enfeksiyon riskinin artması
• Ağız yaraları
• Tad alma duygusunda değişmeler
• İştah azalması
• İshal yada Kabızlık
• Karıncalanma veya yanma hisleri
• Ellerde ve ayata uyuşma hissi
• Deri rahatsızlıkları (kızarıklık, döküntü, akne)
• Tırnaklarda koyulaşma, kırılganlaşma yada çatlama
• Böbrek ve mesane enfeksiyonları
• Kemoterapinin hemen ardından gelen nezle benzeri belirtiler
• Vücutta sıvı toplanması
Bunlara ek olarak, bazı kemoterapi ilaçlarının daha başka riskleri vardır. Örneğin, uzun bir süre boyunca yüksek dozlarda alındığında doxorubicin (Adriamycin) adlı ilaç kalıcı kalp problemlerine yol açabilir. Adriamycin kullanması gereken hastalar tedavi öncesi kalp problemleri için kontrolden geçmeli ve durumları tedavi boyunca gözaltında tutulmalıdır.
Bu uzun olası yan etki listesine rağmen, kanserin kemoterapi ile tedavisinden sağlanan yararlar olası komplikasyınlar ve riskler ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür, ve genellikle uygun ilgi ve dinlenme aracılığı ile bu yan etkilerin büyük çoğunluğunun üstesinden gelmek mümkündür.
Kemoterapinin Yan Etkilerinin Üstesinden Gelmek
Kemoterapinin bazı yan etkilerini yaşayan hastalara, bu yan etkileri azaltmak veya gidermek amacı ile ilaçlar verilebilir. Örneğin, kemoterapinin en yaygın yan etkilerinden olan mide bulantısı, kusma ve yorgunluk hissine karşı tek başına olduğu gibi diğer ilaçlarla da karıştırılarak alınabilen bir kaç çeşit ilaç vardır. Bu ilaçlardan bazıları:
Anzemet (kimyasal adı: dolasetron mesylate) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısını önleyerek veya azaltarak kusmanın önüne geçer. Araştırmacılara göre kemoterapiye bağlı bulantı hissi, ince bağırsak duvarındaki hücrelerin salgıladığı bir maddenin (serotonin) sinir sistemi tarafından algılanmasına bağlı olarak gelişmektedir. Anzemet bağırsaklarda bulunan sinirlerin merkezi sinir sistemi ile olan bağlantısını keserek çalışır.Tablet olarak alınabileceği gibi enjeksiyon ile de alınabilir. Daha detaylı bilgi için üreticisi olan Aventis in web sayfasına baş vurabilrisiniz.
Compazine (kimyasal adı: prochlorperazine) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısının ve kusmanın kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Compazine tablet, şurup, fitil ve enjekte edilebir formlarda satılmaktadır. Compazine alınan diğer ilaçlar ve alkolle etkileşime girebilir. Daha ayrıntılı bilgiyi Compazine’nin üreticisi olan SmithKline Beecham’ın web sayfasınsan alabilirsiniz. http://www.sb.com/
Kyril (kimyasal adı: granisetron hydrochloride) birleşik devletler gıda ve ilaç idaresi tarafından (FDA) kemoterapi hastalarında mide bulantısına karşı kullanılması onaylanmış bir ilaçtır. Kyril genellikle kemoterapiye başlanmadan bir saat kadar önce verilir. Bazı durumlarda ilk dozdan 12 saat sonra ikinci bir doz da verilebilinilir. Kyril tablet yada enjekte edilebilinir formda satılmaktadır. Daha detaylı bilgiyi kyril’in üreticisi olan SmithKline Beecham’ın web sayfasında bulabilirsiniz. http://www.sb.com/
Phenergan (kimyasal adı: promethazine) yatıştırıcı, ve orta düzeyde bulantı önleyici özellikler içerir. Kemoterapiye bağlı bulantının önlenmesi veya tedavi edilmesi amacı ile kullanılabilir. Phenergan şurup, fitil ve enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır. Phenergan hakkında daha detaylı bilgi almak için ilacın üreticisi olan Wyeth-Ayerst’in internet sayfasına bakabilirsiniz, http://www.wyeth.com/products/phenergan.asp
Procrıt (Kimyasal adı: Epoetin Alfa) kemoterapiye bağlı kronik yorgunluğun daha fazla sayıda kırmızı kan hücresi üretilmesi ile azaltılması amacı ile kullanılır. Kemoterapi kanserli hücreleri olduğu kadar normal hücreleri de etkiler. Bunun bir sonucu olarak kemoterapi kırmızı kan hücrelerinin sayısının azalmasına yol açarak anemiye sebep olur. Gözlemlenebilen en belirgin yan etki aşırı yorgunluk hissidir. Procit hakkında daha detaylı bilgiyi, http://www.procrit.com/ adresinde bulabilirsiniz.
Zofran, kemoterapiye bağlı kusma ve mide bulantısının önüne geçmek amacı ile kullanılır. Zofran hap, sıvı solüsyon yada enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır. Hap formunda ki Zofran’ın ilk dozu genellikle kemoterapi seansının başlamasından 30 dakika önce verilir ve daha sonraki Zofran hapları kemoterapi sonrasındaki bir – iki gün boyunca düzenli aralıklarla alınır. Zofran hakkında daha detaylı bilgiyi ilacın üreticisi olan Glaxo Wellcome’ın internet sayfalarında bulabilirsiniz, http://www.glaxowellcome.com/.
Kemoterapi süresince düşük kan sayımı gösteren hastalara, kan hücreleri ve plateletlerin sayılarının arttırılması amacı ile ilaçlar verilebilir. Verilen ilaçlar sayısının arttırılması hedeflenen kan hücrelerinin tipine göre değişir. Örneğin, bir beyaz kan hücresi olan neutrophil’lerin sayısının azalması neutropenia denilen hastalığa neden olur. Bu hastalara, özel büyüme faktörleri içeren ilaçlar verilebilir, bunların içinde kimyasal adı sargramostim olan Leukine ve kimyasal adı filgrastim olan Neupogen vardır.
Yüksek Dozda Kemoterapi / Kemik İliği Nakilleri / Kök Hücre Kurtarımı
Yüksek dozda kemoterapi kullanımı ile meme kanseri tedavisi, bu konunun uzmanları arasında hala tartışılmakta olan bir yöntemdir. Yapılan pek çok araştırma, yüksek dozlu kemoterapinin geleneksel kemoterapi tedavisinden daha iyi olduğu tezini desteklememiştir. Ancak, bazı araştırmalarda ilerlemiş aşamadaki meme kanseri hastalarının yüksek dozlu kemoterapi ile tedavisi sonrasında umut verici iyileşmeler gözlenmiştir. Günümüzde, bu tedavi yakından takip edilen klinik deneylere katılmakta olan ilerlemiş düzeyli meme kanseri hastaları için önerilmektedir.
Uzun süren yüksek dozlu kemoterapi tedavileri kemik iliği hücrelerine zarar verebilir. Bunun bir sonucu olarak, yüksek dozlu kemoterapi alan hastalara kemik iliği nakli yada kök hücre aşılanması gerekebilir.
Kemik iliği nakli tedavisinin aşamaları;
• Hastadan kemik iliği hücreleri çıkartılır ve dondurulur
• Yüksek dozlu kemoterapi uygulanır
• Daha önceden çıkarılmış olan kemik iliği hücreleri, bir operasyonla geri enjekte edilir
• Enjekte edilen hücreler, çoğalmaya ve kan hücreleri üretmeye başlarlar.
Kemik iliği nakli olasılığı yüksekse, doktorlar kemoterapi öncesi hastanın bacak yada kalça kemiğinden ilik örnekleri alırlar. Çıkartılan bu kök hücreler, korunmaları amacı ile hemen dondurulurlar. Daha sonra hastaya yüksek dozlu kemoterapi uygulanır, bu süreçte vücut ta kalan kemik iliği hücrelerinin bir kısmı da ölür. Kemoterapinin tamamlanmasının ardından, korunmuş olan kemik iliği hücreleri geriye enjekte edilirler. Enjeksiyon sonrası, bu hücreler çoğalmaya başlar ve aynı zaman da beyaz ve kırmızı kan hücrelerini de üretirler.
Doktorlar yakın zamanda kemik iliği nakilleri yerine kök hücre kurtarımı yöntemini kullanmaya başlamışlardır. Kök hücreler henüz işlevsel farklılaşma göstermemiş ön hücrelerdir ve vücudun gereksinimine göre değişik hücrelere dönüşürler. Kök hücre kurtarımı yönteminde, kemoterapi öncesinde hastanın kanından kan kök hücreleri ayrılırlar. Yüksek dozda kemoterapi uygulanmasının hemen sonrasında, hastaya geri verilen kan kök hücreleri kemik iliğinin işlevini geri getirir. Araştırmalar göstermiştir ki kök hücre kurtarımı yöntemi kemik iliği nakli ile karşılaştırıldığında daha az yaşamsal risk taşımaktadır.
Sonuç
Kemoterapi kanser tedavisinde ve kanserin tekrarlama riskini azaltmada çok etkin bir yöntem olabilir. Araştırmacılar kemoterapi ve kanser tedavisi konularında önemli ilerlemeler göstermektedirler. Araştırmaların devam etmesi ile, yan etkisi daha az ve daha etkin kemoterapi ilaçlarının daha yaygın olması beklenmektedir. Buna ek olarak, kemoterapinin istenmeyen yan etkilerini önleyen ilaçların gelişimi de devam etmektedir. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslararası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Meme kanseri olan kadınların kemoterapi konusunu doktorları ile tartışmaları önerilir.
Meme Anatomisi
Göğüs genelde dairesel yada göz yaşı damlası şeklindedır. Ancak göğüs dokusu köprücük kemiğinden sütyen çizgisine ve göğüs kemiğinden koltuk altına kadar bulunabilir. Bu nedenle kişisel göğüs kontrolleri yapılırken bu alanların tümünün kontrol edilmesi ve mastektomi yapılırken bu alanlardaki dokularında alınması çok önemlidir.
Göğüs süt bezlerinden, süt kanallarından, dolgu malzemesi olan yağ dokusundan ve taşıyıcı olan lif dokusundan oluşur. Süt bezleri lob adı verilen gruplarda toplanırlar. Her lob, pek çok sayıda daha küçük lob içerir. Bu küçük loblar sayısı bir düzineye varan ve küçük üzümlere benzeyen minik ampul şeklindeki bezleri içerir, ve süt burada üretilir. Göğüslere dokunulduğunda yumru yumru hissedilmesinin nedeni budur. Duct adı verilen küçük kanalcıklar üretilen sütü göğüs ucuna taşır.
Göğsün içinde kas yoktur ama, pectoralis major and pectoralis minor adı verilen iki kas göğsün altındaki kaburgalara bağlıdır.
Göğsün içinde göğse oksijen ve besin taşıyan damarlar vardır. Damarda kan ile beraber dolaşımda olan lenf sıvısı, (vücudun savunma sisteminde önemli bir rol oynar), damar duvarlarından sızar ve hücrelerin arasındaki boşlukta birikir. Bunların toplanması ve ana kan dolaşımına geri kazandırılması için lenf kanalları vardır. Bu kanallar boyunca, lenf sıvısı lenf bezleri adı verilen fasulye tanelerine benzeyen organlar tarafından süzülür. Göğüste toplanan lenf sıvısının büyük bir bölümü koltuk altına doğru toplanır, burada harici lenf bezleri tarafından süzüldükten sonra lenf sıvısı dolaşım sistemine geri döner.
Gönderen
Healthydays
zaman:
11:07:00 ÖÖ
Otizm
Etiketler: Kanser, kromozom, nörolojik, otistik, otizm, psikiyatri 0 yorumOtizm çocuğun çevresiyle ilişkisini, iletişim becerilerini etkileyen bir bozukluk. Bu durum, dünyada her 10 bin kişiden beşinde görülüyor. Ayrıca her 10 binde 15-20 kişide de otistik benzeri davranışlar görülüyor. Yüzde 75'inde aynı zamanda öğrenme güçlüğü de oluyor. Ama yüzde 20'si üstün zekalı. Türkiye'de ise 50 bin otistik olduğu düşünülüyor. Otizm erkek çocuklarda kızlara oranla dört kat daha fazla görülüyor. Belirtiler, birbuçuk-üç yaş arası gelişimini normal tamamlamış bir çocukta bile aniden veya yavaş yavaş görülebiliyor. Zeka geriliği ve otizm birarada görülse de toplumda sanıldığından çok daha fazla otistik olduğunu söylüyor uzmanlar. Genetik-nörolojik ve psikososyal bir hastalık olan otizm en hafif ve çok değişik formları da içine alınırsa, her 1000 kişiden birinde görülebiliyor.
‘‘Ne olduğunu tam söyleyemem ama Fırat'ın tavırlarında bir farklılık var. Önce, belki de sağırdır diye düşündük, adını söylediğimizde bize bakmıyordu çünkü. Ama doktorun dediğine göre bizi duyabiliyormuş. Bulmacaları da çok hızlı çözüyor. Demek aklında bir eksiklik yok. Ama akranları gibi oyuncaklarıyla oynamıyor. Onun yerine saatlerce çamaşır makinasının dönüşüne bakıyor. Arkadaşlarım benim biraz evhamlı olduğumu söylüyorlar ama ben onun annesiyim. Bir şeylerin doğru gitmediğinin farkındayım. Ama neler olup bitiyor anlayamıyorum...’’
Bu sözler otistik çocuğu olan bir annenin söyledikleri. Türkiye'de 50 bin otistik bulunduğu düşünülüyor. Otizm erkek çocuklarda kızlara oranla dört kat daha fazla görülüyor. Otistikler, genel yetenek düzeyleri ne olursa olsun, dünyayı normal insanlardan farklı algılıyorlar. Onlar için dünya, parçalarını bir türlü yerleştiremedikleri bir yap-boz oyunu gibi. Baktığını bir türlü bütün olarak göremiyor. Bazı detaylara takılıp kalıyor. Örneğin ormana baktığında sadece bir tek ağacı görüyor.
Bu yüzden çoğu zaman onları parmaklarıyla kulaklarını kapatıp gözlerini yumarak kendi kendilerine birşeyler mırıldanırken görüyor insanlar. Sanki içlerinde yaşadıkları başka bir dünya var, o dünyanın da sesi... Dışarıdan gelen sesler içlerinden gelen sesi duymalarına engel oluyormuş gibi kulaklarını kapatıyor ve gözlerini yumuyorlar. Otistik çocuk yetişkinlere ve özellikle çocuklara karşı çoğu zaman ilgisiz oluyor bu nedenle. Nadiren içlerinden gelerek dış dünya ile sosyal ilişkiye giriyorlar. Zaman zaman insanlara yaklaşıyorlar ama bunu da sıradışı ve basmakalıp hareketle yapıp sonra hiç reaksiyon göstermiyorlar ve de o an çok kısa sürüyor, tekrar kendi dünyalarına dönüyorlar.
GENETİK OLABİLİR
Otizmin sebebi tam olarak bilinmiyor. Çünkü tek nedeni yok. Bağışıklık sistemi bozukluğu, beyincikteki hasarlar gibi fiziksel bozukluklar rahatsızlığın nedeni olarak gösteriliyor. Beyindeki kimyasal dengesizlikler de otizme neden olabiliyor. Doğum öncesi ve sonrası veya doğum sırasında görülen komplikasyonlar bebeğin beyin gelişimini etkilebiliyor. Annenin hamilelikte kızamık geçirmesi, bebeğin doğum sırasında beynine yeterli oksijen gitmemesi, çocuğun tüberküloz, boğmaca ve kızamık gibi ağır hastalıklar geçirmesi ve henüz tam tespit edilmemiş olsa da genetik faktörler de çocuğun otistik olmasına birer neden. Otizmin ruhsal değil fiziksel faktörlerden kaynaklandığı daha güçlü bir kanı olsa da bazen de hiçbir neden görülmeksizin bir buçuk yaş ile üç yaş arasında normal gelişmekte olan çocuk gelişimini durdurup dünyaya ile ilişkisini kopartabiliyor.
Otizmin kesin bir tedavisi yok. Şifozrenide kullanılan bazı ilaçlar bazı otistiklerin tedavisinde kullanılıyor olsa da tek tedavi eğitim. Doğru yöntemlere dayanan eğitim ve destekle otistik çocukların daha bağımsız ve özgür yaşamaları sağlanabiliyor. Sevgi, anlayış ve eğitimden oluşan bir karışım. Geçtiğimiz eylül ayında 3. Cerrahpaşa Çocuk Nörolojisi Günleri'ne Londra Üniversitesi Nöroloji Enstitüsü'nden katılan Dr. Chris Frith ‘‘Otizm ve Şifozreni’’ başlıklı bir konuşma yaptı. Dr. Frith konuşmasında şifozrenlerin düşünce mekanizması ile otistiklerinki arasında benzerlik olduğunu söyledi: ‘‘Aralarında kimyasal bir benzerlik var. Bazı şeyler üst üste çakışıyor. Anlamlı bir ilişki mi, bağı nedir henüz bilinmiyor.’’
Otizmin erken teşhis edilmesi çok önemli. Belirtileri erken teşhis edilebiliyor çünkü. Çocuğun ilk üç yaşına kadar ortaya çıkabiliyor engeller. Bazı gelişme bozuklukları ise bebeğin birinci yaşında dahi fark edilebiliyor. Yine de otizm karmaşık bir durum. Bu nedenle önemli ipuçları kolayca gözden kaçabiliyor. Bozuklukların ağırlık derecesi de çocuktan çocuğa değişebiliyor. İpuçları şunlar: Otistik çocukların dörtte üçü aynı zamanda ağır öğrenim zorluğu çekebilir. Ve çocuğun kişiliği, eğitimi ve sosyal çevresi davranışlarını önemli ölçüde etkileyebilir. Yüzde 40'ında ise epilepsi (sara nöbetleri) görülüyor.
BEN YERİNE O
Otizm zaman içinde kendini açığa vuruyor. Otizmin bebeklikte ortaya koyacağı göstergelerden en önemlisi ebeveynlerin ve çevredeki diğer insanların dikkatlerini çekme yeteneğindeki eksiklik veya yokluk. Normal bir bebek altı aylıktan sonra objelere işaret edip çevresindekileri onun ilgilendiği objeye bakmasını sağlamaya çalışır. İşte otistik çocukta bu tür davranışlar oluşmuyor. Diğer belirtiler ise şunlar: Tekrarlayan tek düze hareketler ve rahatsız edildiklerinde etrafındakilere meydan okuma davranışları. Uzmanlar bu belirtilerin dörtte üçünü gösteren çocuğun otistik olduğunu düşünüyor. Otistik çocuğun konuşma yeteneği bazılarında gelişmiş olsa da yine de çok sınırlı. Konuşma yöntemleri ise alışılmışın dışında. Kendilerinden üçüncü şahıs gibi bahsediyorlar. ‘‘Ben’’ yerine ‘‘o’’ diye hitap ediyorlar. Ya da duydukları cümleyi aynen tekrar ediyorlar. Buna ekolali deniyor. Yani papağan gibi aynen tekrarlıyorlar.
Kelimeleri çoğu kez yanlış kullanıyorlar. Ses tonları ise monoton. Bazı eşya ve davranışlara aşırı bağlılık gösteriyorlar ve kendilerini bunlara yönlendirip değişikliği reddediyorlar. Gözgöze gelmekten kaçınıyorlar. Cisimleri sürekli döndürmeye ve sallamaya meraklılar. İp parçalarına anlaşılmaz tutkuları oluyor. Nedensiz gülüp ağlayabiliyorlar. Zaman zaman gürültülü ve yüksek sese olağandışı tepkiler gösteriyorlar. Kendileri istemedikçe dokunma ve sarılma gibi fiziksel iletişimi reddediyorlar. Soyut kavramları algılayamıyorlar. İnsanlara ve olaylara ilgisiz olup öğrenmeye karşı direnç gösteriyorlar.
Fiziksel olarak çok güzel çocuklar onlar. Tek farkları dünyayı bizden farklı algılayıp farklı davranmaları. Otistik çocukları olan aileler ise toplumdan ilgi, sevgi ve hoşgörü bekliyorlar.
Terapi merkezi
Taylan 24 yaşında. Otistik bir genç. Ama çok iyi eğitim görmüş. Kendi kendine yaşayabiliyor. Piyano çalabiliyor, spor yapıyor. ‘‘Ben yalnızlıktan çıktım. Tekrar karanlığa dönmez bir insan değil mi anne?’’ diyor artık. Hatta kendisi gibi otistik olan arkadaşı Fırat için ‘‘o yalnızlık oyunu oynuyor’’ diyecek kadar da kendisinin farkında.
Otistik kişilerin eğitimi, yetiştirilmesi ve bakımı ile ilgili çalışmalar yapan bir vakıf var. Adı TODEV. Açılımı Türkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı. 1990 yılından beri otistiklerin eğitim gördüğü Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Hayriye Kemal Kusun Eğitim ve Uygulama Okulu'nun kuruluşuna katkıda bulunmuş ve desteklemeye devam ediyor. Burada 40 otistik öğrenci eğitim görüyor. Bina istenilen sayıda otistik çocuğa cevap veremediği için İstanbul Valiliği'nin de desteği ile Vakıflar'a ait Göztepe'de bir arsa üzerinde Hamit İbrahimiye Otistik Çocuklar Merkezi'nin temeli atılmış. Bu kurum önümüzdeki sene hizmete açılacak.
Yeni binada yüzme havuzu, terapi merkezleri, iş-eğitim merkezleri, toplantı ve seminer salonları, aile danışma merkezleri olacak. Halen eğitim kurumu bulamadığı için ailelerinin çabalarıyla evlerinde oturan çocuklara bireysel terapi ile destek vermek ve bu açılacak okula uyum sağlamaları için vakıf iki ay önce de İstanbul'da Otistik Terapi Merkezi açtı. Merkez otizm ve benzeri davranış bozuklukları hakkında bilgi almak isteyen ailelere gönüllü danışmanlık yapıyor. Seans sayısı isteğe bağlı. Bir seans 50 dakika. Randevu ile gelinebiliyor. Terapist çocukla birlikte anne babayı da terapiye alıyor.
Merkezin terapistlerinden Bahar Topçu otistik çocukların bir çoğunun genelde konuşmadığını söylüyor: ‘‘Dinleme
becerilerini geliştiriyoruz. Seanslarda çok fazla tekrar yapıyoruz. Zamanla kelimenin gerisini getirmesini öğreniyor.’’
İnsanlık Tarihi için dönüm noktası
İngiliz, Amerikan ve Japon bilim adamları, bir insan kromozomunun genetik şifresini çözdüler.
Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, bilimsel bir dönüm noktası olarak nitelendirilen bu gelişme sonucunda, kalp hastalığından şizofreniye kadar pek çok hastalığın tedavisi için önemli bir fırsat sağlanabiliyor.
Makalede, bilim adamlarının, 23 çift insan kromozomunun ikinci en küçüğü olan 22. kromozomun protein kodlu genlerinin tüm serisinin haritasını çıkardıkları belirtildi.
Dr. Michael Dexter, bunun hem heyecan verici, hem de önemli olduğunu belirterek, böylece kalan 22 kromozomun şifre çözümünün yapılabilmesi için bir model oluşturulduğunu kaydetti.
Bilim adamları, bazı kanser türleri, kalp hastalığı, sağırlık ve şizofreninin de aralarında bulunduğu 35 hastalığın bu kromozama bağlı bir genetik yönü olduğunu belirtiyorlar.
Öte yandan, Amerikalı bilim adamlarının, otizm hastalığına neden olduğu sanılan bir geni 13. kromozom üzerinde tesbit ettikleri bildirildi.
American Journal of Medical Genetics dergisinde yakında yayınlanacak araştırmaya göre, araştırmayı yürüten ekibin başkanı Kuzey Carolina Üniversitesi Pediyatrik Psikiyatri Bölümü Profesörü Joseph Piven, otizmin şimdiye kadar genetik bir bozukluk olarak değerlendirilmediğini belirterek, bu hastalığın yüzde 90'dan yüksek bir oranda kalıtsal olduğunu ifade etti.
Otizm hastalığı bulunan bir çocuğun ailesinin, ikinci çocuklarının da otist olması olasılığının yüzde 5 olduğunu belirten Prof. Dr. Piven, bu oranın çok yüksek olmamasına karşın, her 10 bin çocuktan 5'inin otizmin pençesine düştüğünü kaydetti.
Aralarında 3 ailenin 3'er otist çocuğu bulunan ve yaşları 3 ve 31 arasında değişen, her biri en az 2 otist çocuğa sahip 75 aile üzerinde yapılan araştırmada, 13 numaralı kromozom üzerinde benzer bulgular saptandı.
Araştırma sonucunda, özellikle 7 numaralı koromoz üzerinde de otizmin gelişimine olanak sağlayacak birçok genin bulunabileceği tespit edildi.
Nörolojik bir bozukluk olarak ortaya çıkan otizm, çocukluktan itibaren dış dünyayla sosyal ve iletişim kaybı ve sürekli tekrar edilen hareketlerin gelişimi şeklinde ortaya çıkıyor.
Gönderen
Healthydays
zaman:
3:49:00 ÖS
Meme Kanseri
Etiketler: Kanser, mamografi, meme, meme kanseri, muayene 0 yorumMeme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. ABD’de her yıl 185000 kadına meme kanseri tanısı konulmakta ve bu hastaların 46000’i yaşamını yitirmektedir.
Erkeklerde ise sıklığı daha az olmakla birlikte 1/150 oranında görülmektedir. Meme kanseri hormona bağlıdır. Kadınlarda geç menarş, erken menapoz, ve 18 yaşında gerçekleşen ilk doğum meme kanseri oluşma riskini belirgin bir şekilde azaltır. Yağlı yiyeceklerin meme kanserine yol açtığı iddiası henüz tartışmalıdır. Oral kontraseptifleri meme kanseri riski üzerine az etkileri vardır. Östrojen replasman tedavisi meme kanseri riskini azda olsa arttırmasıyla beraber yaşam kalitesi ve kemik mineral yoğunluğu üzerine yararlı etkileri bulunmaktadır. Ayrıca kalp damar hastalıklarıyla oluşan ölüm riskini azaltır. 30 yaşından önce herhangi bir nedenle terapötik amaçlı radyoterapi alan kadınlarda meme kanseri gelişme riski çok yüksektir.
TANI
Meme kanseri tanısında mamografinin büyük yararı vardır. Elle memelerin muayenesin de kitlenin saptanması erken tanı açısından önemlidir. Mamografi veya elle muayene sonucu tespit edilen kitlenin biyopsisi ile kesin tanı konulur. Kadınlar en az ayda 1 kez meme muayenesi yapmaları gerekir. Premenapozal yani menapoz öncesi dönemde ki kadınlarda soru işareti uyandıran veya şüphe götürmeyen küçük kitleler 2-4 haftada bir muayene edilmelidir. Kitle rastlanan menapoz öncesi ve sonrası kadınlarda kitlelerden biri boşaltılarak çıkan materyalin makroskopik incelemesi yapılır. Çıkan materyal kansız sıvı içeren bir kist ise ve aspirasyonla yani boşaltılarak giderilebiliyorsa hasta rutin takibe alınmalıdır. Eğer kitle sert ve boşaltılamıyorsa mamografi çekilerek biyopsi alınmalıdır. 50 yaşından sonra her yıl yapılan mamografi kontrollerinin hayat kurtarıcı olduğu gösterilmiştir. Mamografi kontrollerinin 40 yaşından sonra yapılması gerektiği tartışmaları aşağıdaki nedenlere dayandırılmaktadır;
-hastalık 40-49 yaş arasında daha az sıklıkla görülmekte bu nedenle kontroller başarısız olmaktadır.
-40-49 yaş arası mamografide saptanan bozukluklar daha az sıklıkla kanserle sonuçlanmaktadır.
-hiçbir klinik çalışma 40 yaşından itibaren yapılan mamografi kontrollerinin hayat kurtarıcı olduğunu göstermemiştir. Yinede mamografi kontrollerinin 40 yaşında başlatılması gerekliliğine olan inanç daha yaygındır.
TEDAVİ
Tedavi aşamasında nelerin uygulanacağı daha çok hastalığın evrelendirilmesine ve tümörün büyüklüğüne bağlıdır. Bazı küçük tümörlerde kanserin yayılımı olmamışsa sadece cerrahi yöntemle tümörün çıkarılması yeterli gelebilir. Ancak tümörün büyük olması ve yayılımının olması cerrahi sonrası kemoterapi gerektirebilmektedir.
Meme kanseri sık görülen bir kanser türüdür. Ancak erken tanı hayat kurtarıcı olmaktadır. Bu nedenle kadınların en az ayda 1 defa kendi kendilerine meme muayenesi yapmaları ve kitle tespit ettiklerinde uzman bir hekime danışmaları gerekir. 40 yaşından sonra özellikle 50 yaş sonrası yılda 1 defa mamografi çekilmesi de erken tanı şansını arttırmaktadır. Özellikle ailede annede veya kız kardeşte meme kanseri olan kadınlar bu kontrolleri mutlaka yaptırmalıdır. Çünkü bu kişilerde meme kanseri riski daha çok yükselmektedir. Meme kanserinin %8-10 oranında ailesel olduğu bilinmektedir.
Gönderen
Healthydays
zaman:
6:31:00 ÖÖ
LÖSEMİ
Etiketler: Kanser, kemik, lösemi 0 yorumKanser tek hastalık değil, hücrelerin, işlev görmelerini engelleyecek şekilde anormal düzeyde çoğaldığı bir hastalık grubudur. Kandaki beyaz hücrelerin kanseri olan lösemi, bu gruptaki hastalıklardan biridir. Lösemi, kemik iliğinde başlar ve vücudun diğer bölgelerine yayılabilir. Bu hastalık hem çocuklarda hem de erişkinlerde görülebilir. Nedeni kesinbilinmemektedir.
JAMA'da yayımlanan bir makalede, kronik miyeloid lösemi ve tedavisi bildirilmektedir.
Löseminin en sık karşılaşılan bazı belirtileri şunlardır:
Çürüklerin kolayca oluşması
burun kanaması
dişeti kanaması
adet kanamasında düzensizlikler
deri içine kanamalar
deri döküntüsü veya peteşi ( kanamaya bağlı küçük kırmızı noktalar ) , ekimoz ( çürükler ) gibi deri lezyonları
enfeksiyon
yorgunluk
sternum hassasiyet ( sternum: göğüs kemiği )
solukluk
kemik ağrıları veya hassasiyeti
eklem ağrıları ( kalça , diz , ayak bileği , ayak , omuz , dirsek , el bileği , elin küçük eklemlerinde ağrı )
lenfadenopati (lenf bezlerinin büyümesi )
açıklanamayan kilo kaybı
dişetlerinin şişmesi
ateş
egzersizle kötüleşen solunum güçlüğü
çarpıntı
Akut lösemilerde merkezi sinir sisteminin etkilenmesine bağlı olarak başağrısı, kusma, bilinç bulanıklığı, havale gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
Kronik lösemi cildi, merkezi sinir sistemini, sindirim sistemini, böbrekleri ve testisleri etkileyebilir ve bunlara bağlı belirtiler ortaya çıkabilir.
Bu şikayetlerin sadece lösemide ortaya çıkmadığı unutulmamalıdır. Teşhisi sadece doktor koyabilir. Bu nedenle her türlü şüphede mutlaka doktora danışılmalıdır. Bu tutum hem yanlış fikirlerin yerleşmesini önleyecektir hem de hastalıkların erken tanısına katkıda bulunacaktır.
Tanı/Teşhis
fizik muayenede büyümüş karaciğer ve dalak bulunur.
beyaz kan hücrelerinin sayısında anormallikler saptanır.
Lösemi Tipleri
- Akut Lenfoid Lösemi (ALL) : Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çaok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikirek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir, ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilern %80 i ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte, 50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.
- Akut Myeloid Lösemi (AML) : Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine dönüşmesi gereken olgunlaşmamış kan hücrelerlinin üretimi ile karakterizedir. Olgunlaşmamış bu hücreler kemik iliğinde çok yüksek sayılara ulaşırlar ve normal kan hücrelerinin üretimini azaltırlar. Sonuçta anemi (kansızlık - kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu ortaya çıkabilir. Ergenlik çağında ve 20 li yaşlarda saptanan lösemilerin %50 sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20 sini AML oluşturur.
- Kronik Lenfoid Lösemi (KLL) : Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLLde, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLLden farklıdır. KLLden farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.
- Kronik Myeloid Lösemi (KML) : Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hüre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML yetişkinlerde gözlenen lösemilern %20-30 unu meydana getirir ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.
Diğer lösemi türleri aşağıdadır bunlar pek görülmez:
Akut LösemilerAkut bifenotipik lösemiAkut lenfoblastik lösemiAkut myelojenik lösemiAkut indiferansiye lösemi
Kronik LösemilerKronik myelojenik lösemiJüvenil Kronik myelojenik lösemiJüvenil myelomonositik lösemi
Tedavisi:
•Günümüzde lösemi tanısı konulan gerek erişkinler gerekse çocuklar tedavi edilebilmekte ve birçoğu iyileşebilmektedir. Genellikle uygulanan tedaviler şunlardır:
• Kemoterapi- Kanser hücrelerini öldürmek amacıyla, damardan ya da ağız yoluyla ilaç verilmesidir; bu yöntem, löseminin neredeyse her tipinde temel tedavidir.
• Biyolojik tedaviler- Löseminin biyolojisini etkileyen ilaçlardır; bazı lösemi tiplerinde interferon ve Gleeveckullanılmaktadır; halen başka ilaçlar da geliştirilme aşamasındadır.
• Radyoterapi- Kanser hücreleri yüksek enerjili ışınlarla öldürülür.
• Kemik iliği nakli- Yüksek dozda kemoterapiden sonra, tedavi öncesinde hastanın kemik iliğinden ya da bir vericiden elde edilen sağlıklı hücreler, kemoterapi sırasında kaybedilen sağlıklı hücreleri telafi etmek üzere hastaya nakledilir.
Busulfan(Myleran) tedavisi: 2 miligramlık tabletleri ve ayrıca ampul formları vardır. Hydrea gibi beyaz küre düzeyini düşürmek için kullanılır. Ancak hydrea’ya göre kemik iliği çalışmasını daha fazla baskılar ve bazen kemik iliğinde kalıcı zedelenme yapabilir. Günümüzde beyaz küre düzeyini kontrolde tutmak için hydroxyurea kullanılmakta olup busulfan daha çok kemik ilği nakli öncesi hazırlama rejimlerinde kullanılmaktadır.
Gleevec:Imatinib
KML de hastalıktan Philadelphia kromozomu sorumludur. Hastalıktaki lökosit artışına Philadelphia kromozomu yol açar. Bu kromozom da BCR-ABL adlı enzim aktivitesi taşıyan bir proteini arttırır. Gleevec, bu proteinin enzim aktivitesini ortadan kaldırır ve KML ‘de kanser hücrelerinin çoğalması engellenir. Gleevec’in 100 miligramlık kapsülleri vardır ve ağızdan 400-800 miligram/gün dozlarında kullanılır. Kronik fazdaki hastaların %90’ında hematolojik (kan değerlerinin normalleşmesi ve dalağın normal boyutlara dönmesi), %60’ında sitogenetik (Philadelphia kromozomunun kaybolması) yanıt(remisyon) sağlar. Akselere fazda %65, blastik fazda ise %20-30 yanıt sağlar. En önemli yan etkileri göz çevresinde, bacaklarda oluşan ödem, bulantı ve bacak ağrılarıdır. KML’nin kronik fazında daha çok olmak üzere akselere ve blastik fazda da etkili olabilmektedir. Gleevec’in birçok ilaçla birlikte verilmesi çalışmaları sürmektedir ve önümüzdeki yıllarda ilacın etkinliği hakkında daha net bilgilere sahip olacağız. Ülkemizde, sağlık bakanlığnca kabul edilen Gleevec’in kullanım endikasyonu; interferonun yan etkilerini tolere edemeyen yada interferona yanıt vermeyen hastalarda kullanılabileceğidir.
Hydroxyurea tedavisi
500 miligramlık kapsül şeklinde ilaçtır ve ağızdan yutulur. Günlük dozu 1-8 tablet arası değişebilir.İlaç alımı ile etkisi bir hafta sonra etkili düzeye ulaşır, genellikle ilacı kesecek düzeyde önemli yan etkisi yoktur. İlacı alırken beraberinde kan ürik asit düzeyi yükselmesini engelleyen allopurinol isimli ilaç alınır. Hydroxyurea tedavisi ile ile lökosit düzeyi 5-10 bin arasında tutulur. Her hastada lökosit düzeyini 5-10 bin arasında tutacak hydroxyurea dozu değişiktir. Lökosit düzeyinize göre, hydroxyurea dozu ayarlanır, bu nedenle düzenli aralıklarla kan sayımınız gerekir. Hydroxyurea tedavisi hastalığı kontrolde tutar, yaşamı uzatır ancak hastalığın yok edilmesi gibi bir etkisi yoktur. Hydrea ve Litalir diye preperatları bulunmaktadır.
İnterferon alfa tedavisi:
İnterferon normalde vücutta az miktarlarda yapılan bir maddedir ve alfa, beta ve gamma diye 3 tipi vardır. KML tedavisinde alfa interferon kullanılır. İlaç olarak kronik fazda kullanılır. İnteferon; vücudun kanser hücresine karşı olan bağışıklık sistemini uyarır ve kuvvetlendirir, kanser hücresinin çoğalma hızını yavaşlatır. İnterferon cilt altına enjeksiyonla verilir. Genellikle günlük veya haftada 3 gün verilir. Son yıllarda haftada bir verilen pegylated - interferonda kullanıma sunulmuştur. Ayrıca, interferon cytarabine ile birlikte verilirse daha etkili olmaktadır. İnterferon alan hastalarda ateş, adele ağrısı, eklem ağrısı, baş ağrısı olabilir. Bu etkiler interferon öncesi alınan analjezikle ortadan kalkar.Ancak ateş düşüren aspirin ve benzeri antiromatizmal ilaçlar interferonun etkisini ortadan kaldırdığı için kesinlikle birlikte kullanılmamalıdır. İnterferon alan hastalarda yorgunluk hissi diğer görülen bir yan etkidir. Fakat zamanla azalır. Hastalara interferon injeksiyonunu yapmaları öğretilir ve evlerinde hastalar kendileri yapar. Çok ince ve küçük bir iğne ile yapılır ve hastaya çok az rahatsızlık verir. İnterferon, buzdolabında saklanmalıdır ve taşınmasıda buz kalıplarında olmalıdır. Ülkemizde; Roferon ve İntron diye iki farklı interferon-alfa preparatı bulunmaktadır.
TEDAVİ ESASLARI ve İLK TEDAVİ:
Çok yüksek doz, birbirinden farklı en az 6 çeşit ilacın 4-6 hafta içerisinde damardan ve ağızdan verilmesidir. Burada amaç, blast adı verilen kötü huylu ana hücrelerin yok edilmesidir.
Ancak bu kemoterapi ilaçları, maalesef yalnızca kötü hücreleri etkilememekte, vücudumuzun iyi, faydalı hücrelerini de yok etmektedir. Bu nedenle, çocuklarımızın saçları dökülmekte, ağızlarında, bağırsaklarında yaralar açılmakta, halsizleşmektedirler. Yine, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyan savunma hücreleri de ilaçlarla yok edildiğinden immün sistem yıkılmakta, en ufak bir mikrop, hastalık etkeni dahi tüm vücuda yayılıp ağır ateşli enfeksiyonlara neden olmaktadır.
Bu nedenle lösemili çocuklarımız etraflarındaki insanlardan, havadan, sudan mikrop almamak ve korunmak için maske takmaktadırlar.
Tedavide dikkat edilmesi gereken hususlar
1.Kendi kendinize beyaz kürenize baktırıp doktorunuza danışmadan doz ayarlaması yapmayınız.
2.Aldığınız ilaçlar kan lökosit ve trombosit düzeyinizi fazla düşürebilir, bu nedenle tam kan sayımınızı doktorunuzun önerdiği zamanlarda yaptırmayı ihmal etmeyiniz.
3.Hastalığınızın özelliği nedeni ile hydrea ve interferon tedavisi alırken sık kan sayımı yaptırmanız gerekmektedir buna göre yaşamınızı düzenleyiniz.
4.Ateşiniz 38.5 üzerine çıkarsa doktorunuza bilgi verin yada hastaneye başvurun.
5.Ağrı kesicilerle geçmeyen şiddetli kemik ağrılarınız ortaya çıkarsa doktorunuza başvurunuz.
6.İlaçların bilinen yan etkileri konusunda bilgi sahibi olunuz ve oluşunca paniklemeyiniz.
7.Hekimlerin önerdiği ilaçlar dışında başka hastaların veya kişilerin önerdiği hiçbir ilaç yada bitki özü gibi maddeleri kullanmayınız
Lösemi hakkında en çok sorulan 27 soru:
1. S: Lösemi nedir? C: Lösemi halk arasında kan kanseri diye bilinen hastalıktır. Bu hastalıkta çoğunlukla kemik iliğinden kaynaklanan ve bir tek hücrenin kanserleşmesi, daha sonra bu hücrenin bölünerek çoğalıp, önce kemik iliğini, daha sonra tüm organları istila etmesi durumu söz konusudur. Eğer tedavi edilmezse olay kısa sürede hastanın kaybı ile sonuçlanır. 2. S: Çocuklukta Lösemi görülür mü? C: Çocuklarda en sık görülen kanser türü Lösemidir. Beyaz ırkta çocukluk çağında Löseminin sıklığı 100.000 canlı doğumda yaklaşık 5 kadardır. 3. S: Lösemi çocuklarda en sık hangi yaşlarda ortaya çıkar? C: Lösemi en sık 2 - 5 yaşları arasında görülür. Bu dönem çocuklarda Lenf dokusunun en aktif olduğu dönemdir. 4. S: Çocuklarda Lösemiye neden olan faktörler nelerdir? C: Herşeyden önce tüm kanserler gibi Löseminin de genetik bir hastalık olduğunu, yani vücudumuzdaki kanser önleyici veya kanser yapıcı genlerdeki bazı bozukluklar sonucu ortaya çıktığını bilmek gerekir. Bu bozulmayı kolaylaştıran bazı faktörler vardır. Bunlar arasında iyonizan radyasyon, bazı virüsler, bazı kimyasal maddeler ve bazı genetik hastalıklar sayılabilir. 5. S: Löseminin belirtileri nelerdir? Bir ebeveyn hangi durumlarda Lösemiden şüphelenmelidir? C: Löseminin klinik belirtileri birçok hastalık ile karışır. Halsizlik, iştahsızlık, solukluk, düşmeyen ateş, deride morluklar veya küçük kırmızı kanama odakları, burun ve diş etlerinden kanama, karında şişlik, lenf bezlerinde büyüme, kol ve bacak ağrıları bunlar arasında sayılabilir. Bunlardan birinin veya birkaçının olması durumunda bir çocuk kan ve kanser hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır. 6. S: Lösemi ölümcül bir hastalık mıdır? Bu hastalıkta sağ kalma oranı nedir? C: Lösemi çocukluk çağında görülen kanserler arasında tedavi şansı en yüksek olanlardan biridir. Günümüzün modern tedavi protokolleri ile akut Löseminin genel anlamda tedavi şansı %70 - 75 dir. Bazı Lösemi tiplerinde bu oran %90 ın üzerine çıkmaktadır. 7. S: Lösemi tedavisi için yurtdışına gitmek gerekir mi, yoksa tedavi olanakları ülkemizde de mevcut mudur? C: Ülkemizde Löseminin her türlü tedavisi en modern şartlarda ve yurt dışından çok daha ucuza yapılabilmektedir. Bunun için yurt dışına gitmek gereksizdir. 8. S: Lösemi oluşmasında yiyeceklerin bir rolü var mıdır? C: Lösemi ile yiyecekler ve yiyecekler içindeki koruyucu maddeler arasında bugüne kadar herhangi bir ilişki gösterilememiştir. 9. S: Lösemi oluşmasında ebeveynin ihmali söz konusu mudur? C: Hamilelik sırasında sigara içmek veya uyuşturucu kullanmak ile veya hamileliğin ilk 3 ayında röntgen çektirmek ile Lösemi oluşumu arasında ilgiye işaret eden bilgiler vardır. Bu tür davranışlardan kaçınılmalıdır. 10. S: Lösemi tedavisi her hastanede yapılabilir mi? C: Hayır, Lösemi tam donanımlı ve Çocuk Kan ve Kanser Hastalıkları bölümü bulunan bir hastanede tedavi edilmelidir. Bu hastalığın tedavisi ancak bu konudaki uzman kişiler tarafından yapılmalıdır.
11. S: Lösemi her yaşta görülürmü?
C: Genetik yatkınlıklar, radyasyon, benzen ve türevleri, böcek ilaçları gibi kimyasal maddeler, bazı kalıtsal ve viral hastalıkların lösemiye neden olduğunun çalışmalarla ortaya konulmuştur. "Lösemi her yaşta görülmektedir. En sık çocukluk çağında 2-5 yaşlarında artmaktadır."
12. S: Löseminin genlerle yok edilmesi mümkün mü?
C: ABD’deki Dartmouth Tıp Okulu araştırmacıları, A vitamininden elde ettikleri bir bileşimi kullanarak, promiyelositik lösemi hücrelerini öldürebilen “UBE1L” genini aktive etmeyi başardı. A vitamininden elde edilen retinoik asidi kullanarak, kan kanserinin az görülen, ancak öldürücü türü olan akut promiyelositik lösemi’ye (APL) karşı başarı sağlayan araştırmacılar, bileşimin başka kanser hücreleri üzerinde de öldürücü etki yaratabileceğini düşünüyor. Araştırma sonucunun, kansere karşı yeni ilaçların geliştirilmesinde hedef olarak kullanılabileceği bildirildi. Retinoik asid UBE1L genini kanser hücrelerine karşı aktif hale geçirerek, kanser hücrelerinin ölümüne yol açıyor ve hastalığın hafiflemesini sağlıyor. Amerikan Ulusal Bilim Akademisi tarafından yayımlanan Proceedings adlı dergide yer alan araştırma raporunda, kanser hücrelerinin öldürülmesi açısından araştırmanın büyük önem taşıdığı belirtildi.Yani daha hipotez aşamasından teoriye geçiş dönemindedir.
13. S: Lösemide çevresel faktörler var mı?
C: Her 100 bin kişiden 2-10’unda görülen kan kanserlerinin oluşumunda, giderek artan çevresel kirliliğin önemli bir rolü olduğu belirtiliyor. Benzen içeren kimyasal maddeler, radyasyon, elektromanyetik alanlar; down sendromu gibi bazı kalıtımsal hastalıklar ve kemoterapi uygulaması, lösemi ve lenfomalardan oluşan kan kanserlerinin riskini artırıyor. Kan kanserleri halsizlik, yorgunluk, nefes darlığı, çarpıntı, enfeksiyon, ateş, alışılmadık kanamalar, vücutta morarmalar, boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde lenf bezlerinde ağrısız büyüme gibi belirtilerle ortaya çıkıyor.
14: S: Akut ve Kronik lösemi nedir?
C:Akut lösemide, kemik iliğinde olgunlaşmamış kan hücreleri hızlı bir şekilde üretilmekte, ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedirler. Bu anormal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilirler. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tipleir esas alınarak yapılır:
Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır bunlar Kronik Lenfoid Lösemi (KLL) ve Kronik Myeloid Lösemi (KML)dir
15. S: Kemik iliği nakli nedir?
C:Çocukluk çağı lösemilerinde esas olan ilaçla tedavidir. Toplam 3-3.5 yıl süren kemoterapi sonunda % 85'lere varan oranda tamamen iyileşme sağlanır. Tedaviye cevap alınamayan vakalarda ve bazı özel durumlarda kemik iliği nakli uygulanabilir (%5-10 oranında). Tedavinin esasları:
Kemik iliği naklinde temel prensip, kan hücrelerinin yapımını sağlayan ana-kök hücrelerin sağlam bireylerden (verici-donör) alınarak lösemi hastasına verilmesidir. Böylece normal kan yapımı sağlanmış olur.
kemik iliği ve ana-kök hücre alımı:
1- Doku grupları (HLA) uygun kardeşlerden veya nadiren diğer aile bireylerinden (ALLOJENİK).
2- Doku grupları (HLA) uygun akraba olmayan vericilerden (Kemik İliği Doku Bilgi Bankası aracılığıyla).
3- Hastanın kendi kemik iliğinin dondurularak saklanması ve gerektiğinde verilmesi.
4- Damarlarımızda dolaşan kanın içindeki ana-kök hücrelerin özel bir yöntemle toplanarak hastaya verilmesi.
5- Göbek Kordonu Kanı: Yeni doğan kardeşin ana-kök hücrelerden zengin plasentasından (eş) toplanan kanın kullanılması.
Kemik iliği alımı
Toplama işlemi ameliyathane koşullarında genel anestezi altında uyutularak yapılır. Özel iğneler kullanılarak kemik içine girilerek ilik enjektörlere çekilir. Belirli miktarda alınan ana-kök hücreler özel torbalarda, filtre edilerek bekletilmeden lösemi hastasına damar yoluyla verilir.
Ana-kök hücrelerin çok çok az bir kısmı alındığından verici-donör için yapılan işlemin hiçbir sakıncası yoktur.
Nakil işlemlerinden sonra 3 hafta içinde sağlam ana-kök hücrelerden kan hücrelerinin hızla yapımı başlar. Verilen kemik iliğinin alıcıda reddini önlemek amacıyla 6 ay kadar koruyucu tedaviler uygulanır.
Kemik iliği alımı başarı oranı:
Dünyanın gelişmiş hematoloji merkezlerinde olduğu gibi ülkemizde de kemik iliği nakli başarıyla yapılmaktadır. Löseminin cinsine ve vericinin uygunluğuna göre değişmekle birlikte sonuçlar olumludur. %43 ile %83 oranında başarı elde edilmektedir.
Yan etkileri
Alıcı lösemi hastasının kemik iliği nakline hazırlanma aşamasında ve sonrasında çeşitli ciddi komplikasyonlar çıkmaktadır. Geç dönemde de normal kişilere göre 5 kez daha fazla oranda yeniden lösemi ya da çeşitli kanser tipleri ortaya çıkabilir.
Kemik iliği naklinden 1 yıl sonra, lösemili çocuklar sağlıklarına kavuşmakta ve normal yaşantılarına dönebilmektedirler.
Ülkemizde hasta başına ortalama 25.000 dolara malolan kemik iliği nakli, yurt dışında bir sağlık turizmi haline getirilmişolup 100.000-250.000 dolar harcanmaktadır. Bu nedenle; Türkiye'de daha çok sayıda özelleşmiş kemik iliği nakli merkezinin hizmete açılması yararlı olacaktır.
16. S: Kordon kanı nasıl saklanır? C:Yaşam Bankasına ulaşan kordon kanı, ilerde olası bir kök hücre nakli için baz alınmak üzere, miktar, kökhücre sayısı ve mikrobik tetkikler açısından tetkik edilir. Daha sonra, değişik dondurma formüllerinden biri kullanılarak dondurulur ve sıvı azot tanklarına yerleştirilerek -196°C'de saklanır. Saklama süresi olarak belirlenmiş bir zaman bulunmamaktadır.
S: 18:Kök hücre nerelerde bulunur?C:Kök hücreler, tüm vücut doku ve organlarında, kan dolaşımında bulunur. Fakat özellikle üç yerde daha fazladır. Bebeklerin göbek kordonu, kemik iliği ve damarlarımızda dolaşan kan.Tarihte ilk olarak kemik iliğinden ameliyatla alınan kök hücreler lösemi tedavisinde kullanılmıştır. Bu yöntem hala uygulanmakta ve cerrahi koşullar altında ameliyathanede yapılmaktadır. O nedenle bazı özel şartlara ve yetişmiş personele ihtiyaç vardır. İlerleyen yıllarda vücutta dolaşan kandaki kök hücrelerin kullanılabileceği anlaşılmıştır. Bunun için önce hastaya hormon verilerek kemik iliğindeki kök hücrelerin hızla çoğalıp kana geçmesi sağlanır. Daha sonra, filtre (aferez) yardımıyla kandan toplanır ve kalan kan vücuda geri verilir. Bu yöntem de hala uygulanmaktadır. Fakat bu yolla elde edilen kök hücre sayısı diğer yöntemlere göre daha azdır.Son olarak, 80'li yılların başında, yeni doğan bebeklerin kordon kanında da kök hücrelerin bol miktarda bulunduğu ve bu hücrelerin tedavide kullanılabileceği fikri ortaya atılmıştır. Elde edilen kordon kanı belirli koşullar altında toplanıp dondurularak saklanabilmekte, daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek kullanılmaktadır. İlk olarak Dr. David Harris, 1992 yılında oğlunun kordon kanını kendi laboratuvarında dondurarak sakladı. Daha sonra bu uygulamanın halka açması ile 1994 yılında dünyadaki ilk Kordon Kanı Bankası Amerika Birleşik Devletleri'nde kuruldu. Takip eden yıllar içinde dünya üzerinde birçok kordon kanı bankası kuruldu ve binlerce bebeğin kordon kanı bu bankalarda koruma altına alındı. Bahsi geçen yöntem kök hücre sağlama ve depolama açısından en kolay ve ucuz yöntemdir.
S. 19:Göbek kordonu nedir, ne işe yarar?C: Bebek, anne karnındaki yaşamında, göbek kordonu ile anne kanından beslenir. Bu beslenme direk olarak anne damarlarına bağlanarak değil, plasenta (bebeğin-eşi) aracılığı ile olur. Plasenta, bebek ile anne arasındaki besin ve oksijen alışverişini sağlayan bir yapıdır. Doğumdan hemen sonra, görevini tamamlayarak bebekle beraber rahim dışına atılır. Yani doğumdan sonra ne anne nede bebek için artık gerekmeyen bir dokudur ve çöpe atılır. Kordon kanı, bebeğin doğumundan sonra bebek-eşinin içinde kalan kandır. Bu kan kök hücre açısından son derece zengindir. Direk olarak anne veya bebekten kan alınmadığı için herhangi bir acı hissi veya komplikasyon riski yoktur.
S.20:Kordon kanı hangi amaçlarla saklanır?C:Kordon kanını dondurup saklamanın pek çok amacı vardır. Bunlardan ilki, bebeğin ilerde kemik iliği nakli gerektirecek lösemi, lenfoma gibi (detaylı liste aşağıdadır) bir hastalığa yakalanması durumunda ilik uyumu olan verici aramaya gerek kalmadan kendine ait sağlıklı kök hücrelerle tedavi edilebilmesidir. Kişinin kendi hücre ve dokuları ile uyum sorunu olmayacağından, bu çok önemli bir avantajdir. Diğer bir amaç, bebeğin kardeşlerinde ya da yakın akrabalarında çıkabilecek hastalıkların tedavisidir. 1988 yılında Fankoni Aplastik anemi hastalığı bulunan bir çocuğun ilk kez kordon kanı ile tedavi edilmesinden bu yana, yüzden fazla hasta bu yöntem ile tedavi edilmiştir.Kemik iliğinden kök hücre ayıklama yöntemi, habis kan hastalıklarında ve bazı kanser türlerinde, sağlıklı kan miktarını yükseltmek için yoğun olarak kullanılmaktadır. Ancak, hastaların %70 ine uygun kemik iliği bulunamamaktadır. Oysa, göbek kordonundaki kandan elde edilen kök hücrede, (eğer saklanmışsa), uyum problemi ortadan kalkmaktadır. Günümüzde bu yeni yöntemden, kanser, Parkinson, Alzheimer gibi - şimdilik - 50'yi aşkın hastalığın tedavisinde faydalanılmaktadır. Dünya çapındaki yoğun araştırmalar yöntemin kullanım alanlarını hızla geliştirmektedir.
Kemik iliği hastalıkları :· Severe aplastic anemia · Blackfan-Diamond anemia · Dyskeratosis congenita · Fanconi anemia · Myelofibrosis
Kalıtsal kan hastalıkları :· Amegakaryocytic thrombocytopenia (AMT)· Evans syndrome· Kostmann's syndrome · Sickle cell anemia · ß-thalassemia (Cooley's anemia) Bağışıklık yetersizlikleri :· Chronic granulomatous disease · Common variable immune deficiency (CVID) · Omenn's syndrome
Gönderen
Healthydays
zaman:
11:51:00 ÖÖ
Kanser mi yiyoruz?
Etiketler: Kanser, tarım 0 yorumPeki, Tarım Bakanlığı bu konuda ne yapıyor? Yurtdışına ihraç edilen ürünler güvenli çiftçi projesi adı altında kontrol edilirken içeride bir başıboşluk mu var?
Tarım Bakanlığı'nda bu kontrolün olup olmadığını bu işten birinci derecede sorumlu olan Koruma Kontrol Birimi Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ahmet Aslan'a sorduk.
Durumun ciddiyetinin farkında olduklarını belirten Aslan, konu ile ilgili, çiftçilerin kullanacakları tarım ilaçları ile kimyasalları kayıt ve kontrol altına alacakları bir yönetmeliğin hazırlandığını ve başbakanlığın onayının ardından resmen devreye gireceğini söyledi.
Vatandaşın sağlığı adına ne yiyeceğini bilmesinin hakkı olduğunu belirten ve bu nedenle bugüne dek yurt çapında 16 bin analiz yaptıklarını belirten Ahmet Aslan şunları söyledi:
'Yeni yönetmelik sayesinde, çiftçiler tüm kullandıkları tarım kimyasallarını il ve ilçe teşkilatlarına bildirecek. Böylece, çiftçilerin kullanacakları tüm kimyasalları kontrol altına alacağız. Ancak, çiftçileri sadece verdikleri liste ve vicdanları ile de baş başa bırakmayacağız. Sürekli tarlada ve ürünleri üzerinde yerel teşkilatlarımızla çapraz kontrollerle bu beyanların doğruluklarını ve kanserojen madde içerip içermediğini test edeceğiz. Bunlara uymayanlara da ağır cezai yaptırımlar uygulayacağız.'
Durum böyle..Bu sözler eğer gerçekten bu kontroller hakkı verilerek yapılırsa gelecek için umut veriyor.
Ancak ortada bir gerçek var, o da, halen piyasada olan ve bugüne dek yediğimiz bir çok meyva ve sebzenin durumunun şüpheli olduğu.
Neyin ne olduğunu anlamak da zor…O zaman, geriye tek bir şey kalıyor…Ne yediğimiz konusunda olabildiğince seçici olmak.
Belki Tarım Bakanlığı vatandaşın içini rahatlatmak adına, bu konuda piyasada satılan meyva ve sebzeleri de kontrol edip, kaynaklarını ve temizliğini araştırabilir.
Ya da satış noktaları ile dev marketler incelemelere dayalı temiz analiz sonuçlarını astıkları panolarla vatandaşa ispat edebilir.
Gönderen
Healthydays
zaman:
12:45:00 ÖS
Sadece su içip oruç tutulur mu?
Etiketler: iftar, Kanser, metobolizma, oruç, peynir, ramazan, sahur, su, süt, şeker, yogurt, yoğurt 0 yorumBakanlık, yeterli ve dengeli beslenmenin ramazan ayında da sürdürülebilmesi amacıyla, günün oruç tutulmayan bölümünde en az üç öğünü tamamlamak ve sahur öğününü atlamamak gerektiğine işaret etti. Bakanlık, sahuru atlamanın yaklaşık 12 saat olan açlığı, ortalama 18 saate çıkardığını belirterek, bu durumun günün daha verimsiz geçmesine neden olacağını bildirdi.Sağlık Bakanlığı, ramazan öncesinde oruç tutacaklar için altın uyarılarda bulundu. Bakanlık, ramazan ayında yapılan en önemli beslenme değişiklikleri arasında oruç tutan kişilerin günlük beslenme şekli ve öğün sayısını değiştirerek üç ana öğün olan günlük beslenme düzeninin iki öğüne indirilmesi ve özellikle hamur işleri, tatlılar, kırmızı et, ekmek, pilav ve makarna tüketiminin arttığını bildirdi. Oruç tutarken sağlıklı ve çeşitli besin seçenekleri ile yeterli ve dengeli beslenmenin sağlanmasının esas olması gerekliliğine işaret eden Sağlık Bakanlığı, yeterli ve dengeli beslenmenin ramazan ayında da sürdürülebilmesi için günün oruç tutulmayan bölümünde en az üç öğünü tamamlamak ve sahur öğününü atlamamak gerektiğini bildirdi.SAHURDA SADECE SU İÇEREK NİYETLENMEK VE GECE YATMADAN ÖNCE YEMEK YEMEK ZARARLISağlık Bakanlığı, yapılan yanlışlardan birinin ise, sahurda sadece su içerek niyetlenmek veya gece yatmadan önce yemek yemek olduğunu kaydetti. Bakanlık oldukça zararlı olan bu tip beslenme tarzının yaklaşık 12 saat olan açlığı, ortalama 18 saate çıkardığını, bunun da açlık kan şekerinin daha erken saatlerde düşmesine ve buna bağlı olarak günün daha verimsiz geçmesine neden olduğunun unutulmamsı gerektiğine dikkati çekti. Sahur yemeğinin ağır yemeklerden oluşmaması gerektiğine de işaret eden Sağlık Bakanlığı’nın uyarısında, “Gece metabolizma hızı düştüğü için yemeklerin yağa dönüşme hızı ve kilo alma riski artmaktadır. Bu nedenle sahura mutlaka kalkılmalı ve bu öğünde süt, yoğurt, peynir gibi besinlerden oluşan bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, sebze ve kurubaklagil yemeklerinden oluşan bir öğün tercih edilmelidir” denildi.İFTAR SOFRALARINDA İHTİYACIN 2-3 KAT FAZLASI BULUNUYORİftar sofralarındaki çeşitlilik ve bolluğun da zararlı olabileceğini bildiren Sağlık Bakanlığı, iftar sofralarında bir insana yetecek yemeğin 2-3 kat fazlası bulunabildiğini ve iftarda yapılan en büyük hatalardan birisinin de çok hızlı bir şekilde, çok yüksek miktarda besin tüketmek olduğunu ifade etti. Beynin doyma emrini yemekten 15-20 dakika sonra verdiğini belirten Bakanlık, bu durumun ilerleyen günlerde kilo alımına da zemin hazırladığı yönünde uyarıda bulundu.RAMAZAN AYINDA REFLÜYE DİKKATSağlık Bakanlığı, Ramazan ayında karılaşılan sağlık sorunlarına ilişkin de bilgi verdi. Bakanlık bu ayda en sık karşılaşılan sorunlardan birinin mide içinde bulunan yemek ve asitin yemek borusu içine doğru geri kaçması olarak tanımlanan reflü olduğunu bildirdi. Tüm bu rahatsızlıkların ortaya çıkmaması için sağlıklı beslenme önerileri çerçevesinde hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapan Sağlık Bakanlığı, oruç tutmanın sağlıklı insanların metabolik dengesinde çok önemli değişiklikler yapmadığı, ancak şeker hastalığı ve karaciğer yetmezliği gibi bazı hastalıklarda veya hamilelik gibi özel durumlarda olumsuz sonuçlar doğurabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Bakanlık, kronik hastalığı olan kişilerin ise, mutlaka ilgili uzman hekime danışarak oruç tutmaları gerektiğini kaydetti.BAKANLIK'TAN ORUÇ TUTACAKLARA ALTIN ÖĞÜTLERSağlık Bakanlığı, oruç tutanlar için sağlıklı beslenme önerilerini ise şöyle sıraladı:-Ramazan ayı süresince yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterilmelidir.-Ramazan ayında öğünler; sahur ve iftarda iki ana öğün ile, iftardan sonra 1-1.5 saat aralıklarla iki ara öğün şeklinde düzenlenmelidir.-Oruç tutanların mutlaka sahur yapmaları sağlığın korunması açısından önemlidir. Sahur yemeğinde süt, yoğurt, peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir öğün tercih edilmelidir. Ancak gün içerisinde aşırı acıkma problemi olanların midenin boşalma süresini uzatarak acıkmayı geciktiren kuru fasulye, nohut, mercimek, bulgur pilavı gibi yemekleri tüketmesi; aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemekler ile unlu gıdalardan uzak durulması uygundur.-İftara peynir, domates, zeytin gibi kahvaltılıklar veya çorba gibi hafif yemeklerle başlanılması, 10-15 dakika sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği veya salatayla devam edilmesi uygundur. Yine enerji veren ancak kan şekerini dengeli bir biçimde yükselten besinler (beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı besinler) tercih edilmelidir.-Günde ortalama 2- 2,5 litre su içmeye, bununla birlikte enerji verirken sıvı ihtiyacını da karşılayacak ayran, taze sıkılmış meyve suları, soda, sebze suları içmeye özen gösterilmelidir.-İftarda aşırı şerbetli, yağlı tatlılar yerine; sütlü tatlılar (sütlaç, güllaç, muhallebi vb.) veya meyve tatlıları tercih edilmelidir.-Yemekleri hızlı yemekten kaçınmalı, yavaş yavaş ve iyice çiğneyerek yenilmelidir.-Tek seferde büyük porsiyonlar yerine, iftardan sonra birer saat ara ile her seferinde azar azar küçük porsiyonlar şeklinde beslenilmelidir.-İftar yemeğinden hemen sonra televizyon veya bilgisayar karşısına geçmek, koltukta dinlenmek yerine biraz hareket etmek, kısa mesafeli yürüyüşler yapmak sindirime yardımcı olması açısından yararlı olmaktadır.-Ramazan ayında yemeklerin pişirme yöntemleri de çok önemlidir. Özellikle ızgara, haşlama ve fırında yapılan yemekler tercih edilmeli, kavrulmuş, tütsülenmiş ve kızartılmış besinlerden uzak durulmalıdır.-Beslenme düzenindeki değişikliklere bağlı olarak oluşabilecek kabızlığı önlemek için, yemeklerde lif oranı yüksek gıdalar (kurubaklagiller, kepekli tahıllar, sebzeler) ve ara öğünlerde de taze ve kuru meyveler, ceviz, fındık, badem gibi kuru yemişler tercih edilmelidir.
Gönderen
Healthydays
zaman:
7:03:00 ÖÖ
Kanser
Etiketler: Cancer, chemotherapy, health, Kanser, kemoterapi, sağlık 0 yorumÇağımızın illetini dilerseniz önce bir tanıyalım.Kanser basit ifade ile kontrolsüz hücre çoğalmasıdır.Bölünebilir hücrelerimiz düzgün periyotlarla sürekli kendilerini yenilerler.Ancak henüz sebebi bilinmeyen bir sebeple hücreler kontrolsüz çoğalmaya başlar ve kitle(ur) dediğimiz yapılar meydana getirir.Peki bu kanserin tedavisi yok mudur?Şuan ki araştırmalar kanser tedavisinde tam olarak iyileşme sağlayacak boyuta ne yazik ki gelmedi.
Kanserin sebebi nedir?
Çevresel ve içsel nedenler olarak ikiye ayrılabilir. Çevresel nedenler (kimyasal, radyasyon, viruslar gibi) ve içsel nedenler (hormonal, bağışıklık bozuklukları, kalıtsal mutasyonlar ve diğer genetik nedenler gibi) birlikte veya ardışık olarak hücreleri etkileyerek uzun yıllar içinde kansere yol açabilirler.
yi huylu ve kötü huylu tümör ne demektir?
İyi huylu tümörler kanser değildir. Başka bölgelere yayılmazlar. Tamamen çıkartıldığı zaman genellikle tekrarlamazlar. Kötü huylu tümörler ya da kanser ise komşu organ ve dokulara yayıldığı gibi, lenf ve kan yoluyla uzak organlara da yayılır. Uzak organlardaki yayılımına metastaz (yayılma) denir.
Kanser ne sıklıkla görülen bir hastalıktır?
Erişkinlerde her yıl 100 bin nüfus için 150-300 kişi kansere yakalanır. Ülkemizde her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığı tahmin edilir.
Kanserden korunmak mümkün mü?
Sigara ve alkol kullanımı ile gelişen kanserlerin önlenmesi mümkün. Bu maddelerin kullanılmaması ile tam koruma mümkün olur. Ayrıca güneş ışınlarından korunma ile deri kanserinden çok yüksek oranlarda korunmam mümkün. Kanserden korunmada beslenmenin de rolü büyük.
Kanserden nasıl korunabilirsiniz?
Sigara içmeyerek, beslenme alışkanlıklarına ve yaşam tarzına dikkat ederek, güneş ışınlarından korunarak kanserden korunmak mümkün.
Sigara ve tütün kullanımından kaçınmak:
Sigara ve tütün ürünlerinin akciğer kanseri, ağız, yutak (farinks), soluk borusu (larinks), yemek borusu, pankreas, rahim ağzı (serviks), böbrek ve idrar torbası (mesane) kanserlerine yol açtığı kesin olarak biliniyor. Bu nedenle sigarayı içmeyerek bu kanserlerdenkorunubilirsiniz.
Sadece sigara içenler değil, pasif sigara içicileri de bu hastalıklara karşı risk altında bulunur.
Beslenme ve diyet:
Bitkisel kaynaklı besinlerin fazla tüketilmesi, özellikle hayvansal kaynaklı yüksek yağlı gıdaların sınırlandırılması, bitkisel yağların tercih edilmesi, fiziksel olarak aktif olup, egzersiz yapılması ve ideal ağırlığın korunması, alkol tüketiminin sınırlandırılması kanserden korunmada etkin rol oynuyor.
Güneş ışınlarından korunma:
Bazal ve skuamöz hücreli deri kanserleri güneş ışınlarına maruz kalma sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle güneş ışınından korunulması ile bu kanserlerin gelişimi engellenebilir.
Kanserin başlıca belirti ve bulguları nelerdir?
Kanserin belirti ve bulguları köken aldığı doku ve organlara göre değişir. Hatta bazen hiç belirti ve bulgu vermeden kontrol muayenelerinde kanser tanısı konulabilir.
Aşağıdaki belirtilere dikkat edin: Dışkılama ve idrar alışkanlıklarında değişiklikler
Uzun süren, iyileşmeyen yaralar
Beklenmeyen kanama ve akıntılar
Meme veya başka organlarda elle hissedilen şişlikler
Yutma güçlüğü veya hazımsızlık
Siğil ve benlerde belirgin değişiklik
Uzun süren ses kısıklığı ve öksürük
Bu bulgular her zaman kanser demek değildir. Ancak nedenlerinin belirlenmesi için mutlaka bir doktora başvurulması gerekir. Kanser bulaşıcı bir hastalık olmayıp, erken tanısı ve tedavisi mümkün bir hastalık grubudur.
Kanser nasıl tedavi edilir?
Cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, hormonoterapi, immünoterapi başlıca tedavi yöntemleridir.
Kanserden kurtulmak ne oranda mümkündür?
Tüm kanser türleri birlikte değerlendirildiğinde erişkin kanserlerinde % 60, çocuk kanserlerinde ise % 77 oranında iyileşme mümkündür. Ancak hastalığın cinsi, yaygınlığı, uygulanan tedavi gibi bazı faktörler tedavi şansını doğrudan etkiler.
Gönderen
Healthydays
zaman:
10:58:00 ÖÖ