: Health,Psychology,Sağlık Blog-: sağlık
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6.12.2008

Yumurtanın sarısı, sarının da koyusu!

0 yorum


Türkiye'deki bazı firmaların ürettiği yumurtaların sarısında, göz ve kalp-damar sağlığı açısından büyük önem taşıyan lutein ve zeaksantin gibi önemli antioksidanlar bulundu.


Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özlem Tokuşoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Celal Bayar Fen Bilimleri Enstitüsü master öğrencisi İrade Alakır'ın yürüttüğü tez projesinde, yumurta sarısının incelendiğini söyledi.

Çalışmada yumurta sarısına rengi veren maddelerinin düzeylerinin ortaya konulduğunu ifade eden Doç. Dr. Tokuşoğlu, yapılan araştırmalarda, yumurta sarısında lutein, zeaksantin gibi önemli antioksidanların bulunduğunu bildirdi.

Doç. Dr. Tokuşoğlu, lutein ve zeaksantinin, yumurta rengine katkısının ve antioksidan etkilerinin yanı sıra hayvan sağlığı açısından verimliliği artıran bileşenler olduğunu kaydetti.

Rengi sağlayan bu iki maddenin oranının metabolizma açısından önemli olduğuna dikkati çeken Doç. Dr. Tokuşoğlu, şöyle dedi:

''Türkiye'deki yumurtalarda ilk kez lutein ve zeaksantin arandı, incelendi. Lutein miktarı, yurt dışındaki yumurtalara oranla oldukça yüksek çıktı. Bu oldukça iyi bir gelişme. Ayrıca özellikle de luteinin göz sağlığı açısından kataraktı ve maküler dejenerasyon riskini (AMD) azalttığı biliniyor. Kalp-damar sağlığı açısından olumlu yararları da bulunuyor. Kaynama ve rafadan pişirme yöntemleri sonucunda bu maddelerin miktarında çok büyük kayıp olmuyor.''

Doç. Dr. Tokuşoğlu, tüketilen yumurtanın sarısı ne kadar koyu ise lutein miktarının o kadar yüksek olacağını vurgulayarak, şöyle devam etti:

''Bu çok önemli bir ayrıntı. Türkiye'de lutein ve zeaksantinin kodeksteki düzeyleri, yakında önem kazanacak. Lutein dozu gıda kodeksi açısından önemli olacak. Artık firmalar, gelecekte yumurta sarısındaki lutein ve zeaksantin maddelerinin oranını belirtmek zorunda kalacak.''

Doç. Dr. Tokuşoğlu, bu araştırmayı, Dünya Bilimsel Tavukçuluk Derneği Türkiye Şubesi Başkanı Prof. Dr. Rüveyde Akbay organizasyonunda 27-28 Kasımda İstanbul'da gerçekleştirilen ve yurt dışından çok önemli yumurta uzmanlarının katıldığı ''Uluslararası Yumurta Sempozyumunda'' sunduğunu ve ilgi gördüğünü bildirdi.

5.12.2008

Sonsuza kadar genç kalmak mümkün mü?

0 yorum


İspanyol bilim adamları, vücutta doğal olarak oluşan bir enzimin miktarını arttırmanın, hücrelerin ölümüne engel olacağına, daha uzun, sağlıklı ve yaşam dolu bir hayata imkan sağlayacağına inanıyorlar.

Vücuttaki telomeraz proteini, kromozomların sonunda bir ayakkabı bağı gibi davranan ve onları çözülmekten kurtaran koruyucu başlığın muhafaza edilmesine yardımcı oluyor.

İnsan yaşlandıkça hücreler bölünüyor, bu koruyucu başlıklar yıpranırken kısalıyor ve hücrelerin ölümüyle büyük hasar görüyor.

İspanyol bilim adamları, vücudun doğal telomeraz düzeyini arttırmanın onu gençleştireceğine inanıyorlar.

Madrid'deki Ulusal Kanser Araştırma Merkezi'nden bir ekip, bu teoriyi laboratuvar fareleri üzerinde denedi ve genetik mühendisliğiyle telomeraz düzeyleri 10 kat arttırılmış olanların, normallerinden yüzde 50 daha uzun yaşadıklarını gördü.

Araştırmanın başında yer alan Maria Blasco, New Scientist dergisine yaptığı açıklamada, bu enzimin "normal, ölümlü bir hücreyi, ölümsüz bir hücreye" çevirebileceğini belirterek, aynı yaklaşımın özenli ve dikkatli bir biçimde gösterilmesi durumunda, insan yaşamının da uzatılabileceği konusunda iyimser olduğunu kaydetti.

Maria Blasco, "Farenin yaşlanmasını erteleyebilir ve yaşam süresini arttırabilirsiniz. Ancak insanlar üzerinde bunu yapmak çok daha zor" dedi.
Telomerazın arttırılmasıyla ortaya çıkan sorunlardan birisi de kanser riskinin çoğalması.

Kanser ilaçları sayesinde bunun üstesinden gelinebileceğini ifade eden Dr Blasco, enzimleri arttırılan farelerde, derialtı yağlanmasının azalması ve daha fazla glikoz toleransı gibi başka olumlu sağlık etkilerinin de görüldüğüne işaret etti

2.12.2008

Daha sağlıklı olmak için 4 kolay tavsiye!

0 yorum


Karnınız gurulduyor diye ağzınıza hemen abur cubur, yağlı bir şeyler atmayın! Tansiyonunuzu yükseltip, damarlarınızı sertleştirmek istemiyorsanız özellikle kahvaltıda 'doğru' beslenin.....





Bazen hemen bir şeyler yemeniz gerekir... Duyduğunuz gurultuların karnınızdan mı, yoksa yoldan mı geldiğinden emin olamadığınız zamanlarda tavsiyemiz; yola devam etmenizdir... Böyle durumlarda sadece sizi gençleştirecek seçenekleri tercih edin... Neden yaşlanmanıza neden olacak şeylere para harcayasınız ki? Yağlı bir yemek, direkt kalçalarınıza doğru yola çıkarken, kan basıncınızı da hızlandırır. Bu da vücut yaşınızın gerçek yaşınızdan daha fazla olmasına neden olur.
Tansiyonları raydan çıkmış Yapılan bir deneyde; bir grup sağlıklı genç kadın, doymuş yağlarla yapılan börek, sosisli sandviç gibi fast food yiyeceklerden oluşan kahvaltı etmiş. Bir diğer grup ise kahvaltıda yulaf ya da buğday ezmesi, yağsız süt, yağsız yoğurt ve bir meyve tabak yiyip, portakal suyu içmiş. İki saat sonra ise araştırmacılar kadınlara; zorlayıcı matematik soruları sorarak ya da topluluk karşısında konuşma yaptırarak, strese girmelerini sağlamış...
Sonuç: Kahvaltıda yağlı yiyecekler yiyen kadınların kan basınçları karmakarışık olmuş. Tabii bu hiç iyi bir durum değil çünkü; fazla tepki veren kardiyovasküler sistem, yüksek kan basıncı ve kalp rahatsızlığı gibi problemlere yol açar. Kahvaltıda yağsız ve sağlıklı besinler tüketen grupta ise kan basıncı normal düzeyde kalmış...LDL'yi yükseltiyorlar* Doymuş yağlar ve 'haylaz kuzenleri' trans yağlar neden zararlı? Damarlarınızda plak oluşumunu destekleyen kan dolaşımını artırıyorlar ve kötü kolestrol LDL'nin de yükselmesine yol açıyorlar.* Ayrıca, damar duvarlarına zarar veriyorlar. Bunun sonucunda da bu damarlar genişleyemiyor.* Damarlarınız genişleyemediği zaman da, stresin yol açtığı yüksek kan basıncını dengeleyemez... Bu nedenle doymuş ve trans yağları, günde 20 gramdan daha fazla tüketmeyin...Daha sağlıklı olmak için 4 kolay tavsiye!
1. Kaloriler yerine renkleri sayın: Her ürün kategorisi, yüzlerce benzersiz ve sağlıklı özler içerir. Küçük bir market keşfine çıktığınızda, herhangi bir yemeği çok daha tatmin edici kılacak birçok yeni besin maddesiyle karşılaşacaksınız. Her gün, değişik renklerde beş farklı meyve veya sebze yemeye çalışın.
2. Aç kalmamak için atıştırmalıklar yiyin: Unutmayın ki; açlık moduna girmek, vücudunuzun, uzun dönem atamayacağınız yağları yemek istemesine neden olur...
3. 'Yangın söndürecek' besinler alın: Her evde, açlık krizlerinizi bastırmaya yarayacak sağlıklı yiyecekler olmalı. Yaban mersini, şeftali, kiraz domates, kereviz sapı ve hemen tüketilebilecek diğer besinler bu yiyecekler arasında sayılabilir.
4. Diyet kontrolünün elinizde olduğunu hiç unutmayın: Vücudunuz, yüzlerce biyokimyasal enstrümandan oluşur. Ve bu enstrümanların her biri, farklı sesler çıkarır... Koro şefi olarak bu notaların nasıl çalınacağını siz yönlendirirsiniz. Sağlıklı şeyler seçtiğiniz zaman orkestranız daha önce hiç çalmadığı gibi çalar!'Bölgesel zayıflama' diye bir şey var mı?
Bacaklarınızı açıp kapama baldırlarınızı zayıflatır mı? Peki şınav çekme göbeğinizi eritir mi? Haydi, olaya bir açıklık getirelim: Yaptığınız bir egzersizin vücudunuzun bir bölgesindeki sorunları gidereceğini ummak, havucun sizi zayıflatacağını ummak gibi bir şeydir! Egzersizler böyle hiçbir işe yaramaz... Siz bir kasınız üzerine çalışırken, vücudunuzun hangi bölümünün ne kadar kilo kaybedeceğini bilemezsiniz.
10 dakikalık egzersizÇoğu insan ilk yüzünden kilo verir ama bunun nedeni, yüzünüzdeki kasları çalıştırmanız değildir. Fiziksel egzersiz, fazla kilolardan kurtulmaya yarar ama öncelikle hangi bölümden kilo verileceğine vücudunuz karar verir.* Sizin tek yapmanız gereken; haftada üç kez uygulayacağınız uygun bir egzersiz (her biri için 10 dakika yeterli olacaktır) ve yine haftada üç kez gücünüzü artıracak bir aktivite programı hazırlamak olmalıdır.* Gücünüzü artıracak aktivite derken, terlemenizi ve nefes nefese kalmanızı sağlayacak kardiyo çalışmayı kastediyoruz. Örneğin 30 dakika, sizi normalden daha fazla terletmeye yetecek kadar hızlı yürüyebilirsiniz. Ya da koşmak ve yüzmek gibi bir sporu yapabilirsiniz.Bunlar çok önemlidir. Fakat sadece vücudunuzun belli bir bölümüne odaklanıyorsanız, fiziksel aktivitenin eğlenceli tarafını kaçırıyorsunuz demektir. Aynaya bakıp kendinizi yargılamaktan vazgeçerseniz, kendinize sağlıklı bir alışkanlık oluşturmaya başlarsınız.* Egzersiz, daha az hareket etmeye oranla, hayat kalitenizi artırır... Size garanti ederiz ki; hayattan istediğinizi elde edebilmek, sizi incecik baldırlara sahip olmaktan daha çok mutlu edecektir

29.11.2008

Abartmayın günde 1 portakal yeter

0 yorum




Gripten korunmak için c vitamini şart. Ama tek bir portakal yemek ile kilolarca yemek arasında fark yok. Gribe karşı, aşağıdaki tavsiyelere kulak vermenizde yarar var.
Kış mevsimi kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlayınca C vitamini içeren gıdalara talep arttı. Grip gibi hastalıklara yakalananlar ve enfeksiyondan korunmak isteyenler portakal, mandalina gibi meyvelere yükleniyor.
C vitamini tümetimini tavsiye eden uzmanlar ise bunun abartılmaması gerektiğini belirtiyor. Kayseri İl Sağlık Müdürü Kadir Çetinkara, C vitamini içeren meyvelerden her gün bir tane yemenin vücudun ihtiyacı açısından yeterli olduğunu vurguluyor. Kilolarca meyve yemenin yanlış olduğunu ifade eden Çetinkara, önemli bir uyarıda bulunuyor: "Bu meyveden bir tane yeseniz de 5 kilo yeseniz de aynı. Vitaminin fazlası vücuttan atılır. Atılamayan kısımlar ise böbrek taşına neden olabilir. Bu nedenle C vitamini deposu meyveleri yeme konusunda abartıya kaçılmamalı." Vücut direncinin düştüğü, enfeksiyon hastalıklarının arttığı kış aylarında dengeli beslenme büyük önem taşıyor. Süt ve yoğurda ağırlık verilmesini isteyen Sema Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hayrettin Mutlu, yaz döneminden çıkınca unutulan sıvı tüketimini de tekrar hatırlatıyor: "Vücut dengesini korumak için günde iki-üç litre su tüketilmesine ve iki tabak sebze yemeği yenmesine önem vermeliyiz. Dengeli beslenmenin bir diğer şartı ise yeterli protein alımı. Özellikle süt, yoğurt, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi gıdalar protein açısından zengindir." Beslenme ve diyet bölümü uzmanı Tuğçe Aytulu Ersin ise antioksidan özellikleri sebebiyle A ve C vitaminlerine dikkat çekiyor. Bu vitaminlerin, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini anlatan Ersin, "Bu sayede hastalıklara karşı daha dirençli olabiliriz." diyor. Gripten korunmak isteyenlere öneriler
Kabak, Brüksel lahanası, pırasa, ıspanak ve karnabahar gibi sebze yemeklerine ağırlık verin. Çay ve kahve yerine vitamin yönünden daha zengin olan kuşburnunu tercih edin. Öğlen ve akşam yemeklerinde salatayı eksik etmeyin. Süt, yoğurt, yumurta, et, tavuk ve balığı düzenli tüketin. Havuç ve brokoliyi bolca tüketin. Turunçgiller, roka, maydanoz, tere ve sivribiberi ihmal etmeyin. Taze sıkılan meyve suyu için, meyveleri bekletmeden yiyin.

7.11.2008

Kansere karşı 3 gıda!

0 yorum


İngiliz Men’s Health dergisi, kanser riskini azaltmak için üç gıdanın özelliklerine dikkat çekti. İşte o üç gıda…

Sarımsak: İçindeki kanserle savaşan enzim allinase, sarımsak doğrandıktan sonra 10 dakika bekletilirse daha etkili oluyor.
Limon: Haftada bir yemek kaşığı limon suyu içmek içindeki D-limonene maddesi sayesinde cilt kanseri riskini yüzde 30 düşürüyor.
Ketçap: Katkısız ketçap, domatesten iki kat fazla kanserle savaşan lycopene maddesi içeriyor

6.11.2008

Dişe dost ve düşman yiyecekler!

0 yorum


Bazı beslenme şekilleri ve diyetler ağız sağlığını olumsuz etkiliyor ve diş çürümelerine neden oluyor! İşte dişe dost ve düşman yiyecekler...
Diş hekimi Seyhan Ergin dişlerin çürümesine yol açan beslenme şekilleri ve diyetlerle ilgili sorularımızı yanıtladı:
* Neler dişlerimizi çürütüyor?Besinlerden ağzımızda asite dönüşen her şey, çürüğe neden olabilir. Karbonhidratlı yiyecekler, şeker, çikolata, hatta pilav ve makarna da dahil. Ama bu hiçbir şey yemeyeceğimiz anlamına gelmesin. Yediğimiz şeylerin asite dönüşmesini engellememiz gerekir. Bunun tek yolu da mekanik temizliktir. Dünya Sağlık Örgütü diş çürüğünü davranış ve beslenme hastalığı olarak tanımlıyor. Asite dönüşen gıdaların sık sık tüketilmesi çürük riskini artırıyor. Bu nedenle de ana öğünlerde alınması öneriliyor. Yani makarnayı ana öğünde yiyeceksiniz. Sağlıklı bir vücut için beslenme alışkanlığı önerileri neyse, çürüğe karşı da aynı şeyler öneriliyor. Bol sebze ve meyve yenilmesi, bol su içimi, pilav ve makarnanın ana öğünde alınması gibi...
BOL SU İÇİN* Tatlı, çürüğü artırır mı?Bakteriler en kolay şekeri asite dönüştürdüğü için tatlılar diş çürüklerini artırır. Kişinin canı çekiyorsa, ana öğünde tatlı yemesini tavsiye ederim. Hemen ardından, dişlerin fırçalanması gerekir. Şekerli ve nişastalı gıdaları tükettikten sonra ağzı temizlemek için yapılabilecek en kolay şey; üstüne su içmektir.
* Bazı meyveler çürükleri artırır mı?Limon gibi asit içeriği yüksek, ekşi meyveler dişe doğrudan zarar verir. Bazen insanlar limonu tuzlayıp yer. Bu; dişler için çok zararlıdır. Diş yüzeyinde ciddi madde kaybına neden olur. Sert dokuyu yumuşatır. Limonu geleneksel şekilde salata sosu ya da çorba sosu şeklinde tüketmek gerekir. Direkt yemek doğru değildir. Ekşi şeyler asitlidir. Bunlar yendiğinde, dişler öğütme hareketi yapar gibi birbirine değer ve gıcır gıcır eder. Yani dişlerde aşınma olur. Asitli meyveler yendikten sonra dişler hemen fırçalanmamalıdır. Çünkü asit dişlerin üzerindeki sert dokuyu yumuşattığı için fırçalamanın mekanik etkisi ile dişler aşınabilir. Meyvelerden elmanın kabuğu ile ısırılarak yenilmesi ise, diş sağlığı için çok yararlıdır. Dişlerin üzerinde temizleme etkisi yaratır. Karbonhidrat içeriği yüksek muz, incir ve aşırı şekerli meyveler ise; dişler üzerinde herhangi bir tatlının yaptığı etkiyi yapar. Bunları yedikten sonra dişler fırçalanmalı, en azından ağız su ile çalkalanmalıdır.
AHŞAP KÜRDAN YASAK!* Peynir yiyenlerin dişleri sağlam olur mu? Çok süt içenlerin dişleri daha mı beyazdır?Bunlar doğru değil. Çünkü dişlerin yapısı, daha diş ağız ortamına çıkmadan son şeklini almıştır. Dolayısıyla peynirin ancak ağızdaki asit ortamını tamponlama özelliği fayda sağlar. Dişlerin yapısına ise, herhangi bir etkisi olmaz. Dişlerin beyazlamasında süt veya herhangi başka bir yiyeceğin etkisi yoktur.
* Yemeklerden sonra kürdan kullanımını diş sağlığı açısından öneriyor musunuz?Kürdan plastikse öneriyorum. Ama sofralarımızda çoğunlukla ahşap kürdan kullanılıyor. Bunlar dişler üzerinde kırılma riski yarattığı için bu tür kürdanları önermiyoruz. Süt, peynir ve yumurta ağız kokusuna yol açar* Ağız kokusunu artıran ve azaltan gıdalar nelerdir? Proteinli gıdalar ağız kokusunu artırır. Her türlü et, süt, peynir yenildiğinde ağızda kalırsa, kötü ağız kokusuna neden olur. Ayrıca sarımsak ve soğan da kötü koku yapar. Karanfil ya da sakız çiğnenmesi ağız kokusunu baskılayabilir ama gidermez. Ağız kokusundan kurtulmak için diş fırçalamak şarttır. Çoğu kez kötü ağız kokusu, kişinin kendisi tarafından fark edilmez. Ağız kokusunun asıl nedeni, ağız ortamındadır. Yediklerimiz içtiklerimiz, diş çürükleri, diş taşları, problemli dişetleri ve eski protezler; kötü ağız kokusunun başlıca nedenleridir. Tedavi ve ağız bakımı ile bunlar giderilebilir. Diş fırçalama ve diş ipi kullanımı çok önemlidir. Dil de, kökü koku yapabilir. O yüzden dilin iyi temizlenmesi gerekir. Tükürük azlığı da kötü ağız kokusuna sebep olabilir. Bol su içip sık ve kısa aralıklarla şekersiz sakız çiğnenmelidir. Ağız nemlendirici gargaralar da kullanılabilir.* Daha beyaz dişlere sahip olmak için tüketilmesini önerdiğiniz yiyecekler var mı? Dişlerin daha beyaz olması ancak bir diş hekiminin yardımı ile sağlanabilir. Diş beyazlatma işlemi yapılmalıdır. Özel mavi ışıklarla, plazma ışığıyla ya da lazerle beyazlatma yapılabiliyor. Klinik ortamında kullanılan beyazlatmanın yanı sıra, evde uygulanan dişliklerle de dişler beyazlatılabiliyor. Bu ürünleri kullanırken ve kullandıktan sonra en az ilk üç gün renkli gıdaları tüketmekten kaçınmak gerekiyor. Daha sonra da beslenme alışkanlıklarımızda renkli yiyeceklerden ve içeceklerden uzak durmamız şart. Aksi takdirde, beyazlamada geri dönüşler yaşanabiliyor. Yılda bir kere, en azından tek seans beyazlatma işleminin yenilenmesinde fayda var. Diş beyazlatma işlemi yaptırmış olanların diş beyazlatıcı macun kullanmaları da, açık rengin kalıcılığına katkı yapıyor.Dişi çekmek son çaredir!Biz diş hekimleri için dişin kaybı, hasta kaybı gibidir. Diş, prensip olarak kökünden sallanmadığı sürece çekilmez. İstisnai durumlar hariçtir. Eğer kökte kırık varsa ya da problemli ve yenilenemeyecek durumda eski kanal tedavileri varsa, diş çekilmek zorunda kalınabilir. Çoğunlukla çekim kararı verirken diş röntgeninden yararlanırız. Bazen hiç belirti vermeyen dişin bile, çekimi söz konusu olabilir. Çoğu zaman hastalar bize, 'Ağrıyan dişimi çek' diye gelir ama biz çekmeden tedavi ederiz.Diş ağrısına karşı buz!iş hekiminden yararlanmak gerekir. Ama gecenin bir vakti dişlerinizde ağrı başlarsa ve siz doktorunuza ulaşamazsanız, sıcak ya da soğuk uyaranlarla ağrıyı rahatlatabilirsiniz. Size hangisinin daha iyi geldiğine bakarak, ağzına buz alabilir ya da ılık su ile çalkalayabilirsiniz. Ağrı nedeni çürük bir diş ise, çürüğün içindeki yemek artıkları temizlenip yerine yuvarlatılmış pamuk konabilir. Ağrıya neden olan dişetlerine ılık tuzlu su gargarası iyi gelir. Kimsayal tahriş özelliği olan kolonya, rakı, aspirin gibi şeyler ağrıyan dişin üzerine konulmaz. Uygulanırsa da, dişetinde büyük tahribata neden olur.Kanayan dişeti düşük nedeni!Hamileliğin ilk aylarında yaşanan bulantı ve kusmalar nedeniyle, mide asidinin dişler üzerinde aşındırıcı etkisi olur. Hamilelikte değişen hormonlar nedeniyle, dişetleri kanar. Hamileler dişleri kanıyor diye dişlerini fırçalamazlarsa, çürük riski artar. Hamilelik sırasında bebeğin kalsiyum ihtiyacını dişlerden aldığı düşünülür. Bu, yanlış bir düşüncedir. Dişler o yüzden dökülmez. Dişeti enfeksiyonu olan kadınlarda düşük görülme oranı daha fazladır.Çürüklere karşı ara ögünlerAra öğünlerde salatalık, havuç, elma, tuzlu fıstık, ceviz, fındık, patlamış mısır yenmesini öneriyoruz. Bunlar, çürük riski taşımaz. Sert kabuklu kuruyemişlerin (fındık kabuğu gibi) dişlerle kırılması çok yanlıştır. Pek çok diş ve protez, bu nedenle kırılıyor.

17.09.2008

SU KİRLİLİĞİ

0 yorum

Su hayatın en temel gereksinimlerinden biridir. İnsan dahil bütün canlılar yaşamları için suya ihtiyaç duyarlar. İçme suyunun temiz olması sağlık açısından önemlidir. Akar su ve göl kenarlarına kurulmuş fabrika ve atölyelerin endüstriyel artıkları suları kirletmektedir. Bu sulardaki ekolojik denge bozulmakta, bazı canlılar ölürken bazıları zehirli bileşikler taşımaktadır. İzmit Körfezi, Haliç ve İzmir Körfezi sanayii atıklarıyla kirlenen yerlere birkaç örnektir. Aynı şekilde Eskişehir’ deki Porsuk Çayı da endüstriyel kirlenmelerden etkilenmiştir.

Denizlere boşaltılan petrol atıkları veya petrol yüklü tankerlerin kaza yapması sonucu suya karışan petrol canlı hayatını tehdit etmektedir. Kuşların vücuduna giren petroldeki çeşitli kimyasal maddeler endokrin bezlerin çalışmasını önler ve kısırlığa sebep olur.

Petrol rafinerileri, kimya sanayii, demir çelik sanayii ve kağıt sanayii çoğunlukla akar su ve deniz kenarlarına kurulmuştur. Bu fabrikalar artıklarını hiçbir arıtma işlemine tabi tutmadan suya bırakmakta, dolayısıyla bu sulardaki doğal yaşam sona ermektedir. Örneğin: 19. yüz yılın başlarında haliçte bulunan balık populasyonunu günümüzde bulmak imkansızdır.

Denizlerde meydana gelen tanker kazalarında denize yayılan petrol, havadaki oksijenin suya karışmasını önler. Bu durum zaten zorla soludukları oksijeni bulamayan canlılar için ölümü kaçınılmaz kılar.

Suya bağlı besin zehirlenmelerinden en önemlisi cıva zehirlenmeleridir. Cıva zehirlenmelerinin en zararlısı 1953 yılında Japonya’ da yaşanmıştır. “Minamata trajedisi “ adı verilen bu olayda bir çok insan zarar görmüştür. 1951 yıllarında Minamata Körfezi yakınlarına plastik fabrikası kurulmuştur. Bu fabrika artıklarını körfeze bırakmaya başlamıştır. Fabrikanın kuruluşundan 2 yıl sonra, Minamata’ da yaşayan 1000 kadar insan ciddi hastalıklara yakalanmıştır. Kısmi felç, şuurunu kaybetme, körlük gibi ciddi rahatsızlıklar ve ölüm gibi istenmeyen sonuçlar görülmüştür. Atık sularla göllere taşınan cıva tabana çöker zamanla çeşitli bakteriler tarafından su çözülen cıva besin zincirlerine katılır. Yapılan araştırmalarda körfez suyunda cıva oranı düşük çıkmasına rağmen, besin zincirinde cıva oranının çok arttığı gözlenmiştir. Japonya’ dan başka İsveç, ABD ve Kanada gibi bir çok ülkede civa zehirlenmesinden etkilenmiştir.

Su kirliliğinin diğer bir sebebi de kanalizasyonlardır. Atık suların arıtılmadan sulara karışması kullanılabilir suyun kirlenmesine neden olur.
Akar su veya denizlere bilinçsizce boşaltılan kanalizasyon suları sadece içinde bulundurduğu canlıları değil tüm canlı hayatını tehdit etmektedir.

İçme ve kullanma sularının temizliği sağlık için çok önemlidir. Dünyada yaşayan 4 milyar insandan yalnızca yarısı sağlıklı su kullanabilmektedir. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde insanlar, kanalizasyonun boşaltıldığı dere sularını içmektedirler. Atık sularla kirlenmiş bu derelerden su içen insanlar kolera, tifo ve isal gibi bulaşıcı hastalıklara yakalanmaktadırlar.

Çeşitli nedenlerle kirlenen su ekosistemlerinde, bu durumdan etkilenen öncelikle ekosistemi oluşturan canlılardır.

Göl ve nehir gibi su ortamlarında devam eden doğal bir denge vardır. Yaz aylarında topraktan yıkanarak taşınan minerallerle beslenen algler, nehir ve göl yüzeyinde yaşarlar. Sonbaharda algler ölerek dibe çökerler ve bakteriler tarafından besin olarak kullanılırlar. Bitkiler yaşamaları için karbon, oksijen, hidrojen, fosfat ve azot elementlerine ihtiyaç duyarlar. Su yeterince karbon, oksijen ve hidrojen elementlerine sahipken, fosfat ve azot elementleri ise sınırlayıcı bir etki oluşturur. Göl ve nehir çevresindeki tarım alanlarında gereğinden fazla azot ve fosfat gübresi kullanılması durumunda, fazla gübre sulama ve yağmur sularıyla nehir ve göllere taşınır.gölde azot ve fosfat miktarının artması, alglerin aşırı çoğalmasına sebep olur. Algler öldüğünde, bakterilerin parçalayıcı madde miktarı daha fazla olur. Bakteriler algleri parçalarken, suda çözünmüş oksijenin çoğunu tüketirler oksijenin suda azalması göldeki balıkların ölmesine sebep olur.

Su kirliliğinin diğer bir sebebi ise kurşun su borularıdır. Kurşun ve bazı bileşenleri suya karıştığı takdirde zehirli olmaktadır. Kurşun su boruları romanlılardan beri kullanılmaktadır. Günümüzde kurşun su borularından tamamen vazgeçilmiş, bakır, plastik ve diğer güvenli maddelerden yapılmış su boruları kullanılmaktadır.

10.09.2008

ANA- EĞİTİMİ

0 yorum

ANA- EĞİTİMİ
Çocuğunuz öfkeyle karşınıza dikiliyor ve size meydan okuyor mu? Onun nereye gittiğini bilmiyor, meraktan çatlıyorsunuz ve gelince de size hiçbir şey söylemek istemiyor mu? Evde hiçbir şey yapmak zorunda olmadığını, doğmayı kendisinin istemediğini ve bu sebepten sizin ona bakmakla yükümlü olduğunuzu söylüyor mu? İnanç ve değerleriniz çocuğunuzun inanç ve değerleriyle çatışıyor mu? İsteklerini yerine getirmediğinizden şikâyet ediyor mu? Bu soruların hepsine "hayır" cevabı verecek anne-babaların sayısı çok azdır. Çünkü her çocuğun çeşitli istekleri olur, davranışla ilgili veya hissî problemleri bulunabilir. Meselâ, arkadaşı veya kardeşiyle iyi geçinemez, sürekli yeni eşya veya giyim ister, okul ve ödevler sıkıcı gelir, sizin uygun görmediğiniz kişilerle arkadaşlık eder; hattâ yatma kalkma saati, yemesi, odasını düzenlemesi, hafta sonu ve boş zamanını nasıl değerlendireceği konularında anne-babasıyla anlaşamaz. Bu tip problemler karşısında siz, ona emirler vererek yönlendirmeye mi çalışıyorsunuz? Uyarıp gözdağı mı veriyorsunuz? Yoksa nasihat edip, nutuk çekip, çözüm teklifleri sunup, ahlâk dersi mi veriyorsunuz? Ya da yargılıyor, suçluyor, tenkit ediyor ve aynı düşüncede olmadığınızı mı söylüyorsunuz? Veya ad takarak, alay ederek utandırıyor musunuz? Yoksa aynı düşüncede olduğunuzu belirtmeyi, övmeyi, her yaptığını desteklemeyi ve güven vermeye çalışmayı mı tercih ediyorsunuz? Veya onun davranış ve düşüncelerini analiz edip yüzüne karşı yorumlar mı yapıyorsunuz? Ya da onu oyalıyor, konuyu saptırıyor, sorular sorarak anlatmak istediklerini mi sınırlıyorsunuz? Bu soruların en azından bazılarına "evet" demek ebeveynlere ters gelmez. Oysa bunlar anne-baba ile çocuk arasında iletişim kurulmasını engeller. Emir ve yönlendirme, çocuğa duygularının ve ihtiyaçlarının önemli olmadığını anlatır. O hâliyle kabullenilmediğini iletir. Bu ise çocuğu kırar, kızdırır ve düşmanca hareketlere sebep olur. Gözdağı vermek, çocuğu korkak yapar ve küstürür. Yerli yersiz ahlâk dersi verilen çocukta suçluluk duygusu uyanabilir. Hep nasihat etmek ve çözüm teklif etmek, çocuk için, "anne-babam benim çözüm bulma kabiliyetimin olmadığını düşünüyor" anlamına gelir. Böylece çocuk düşünmeye değil, anne-babasına bağımlı kalmaya yönelir ve aşağılık duygusuna kapılabilir. Çocuklar nutuk dinlemeyi de, hatalarının yüzlerine vurulmasını da sevmezler. Bunlar ona, onu küçük gördüğümüz, yetersiz bulduğumuz düşüncesini verir. Yargılamak, eleştirmek ve suçlamak, çocuklara kendisini yetersiz, aptal, değersiz hissettirir. Tenkit, çocuklarda sevilmedikleri duygusunu uyandırır. Ad takmak, alay etmek ve utandırmak, çocukların kişiliği üzerinde olumsuz etki yapar. Söylenenin tersini yapıp kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir. Oyalamak ve konuyu saptırmak, onunla ilgilenmediğimiz, saygı duymadığımız ya da reddettiğimiz zannını uyandırır. Aşırı iltifat da çocuklar üzerinde olumsuz tesire sahiptir. Sürekli övülen çocuklar övülmediklerinde bunu kabul edilmeme veya yargılanma olarak algılayabilirler. Arkadaşlarının yanında övülen çocuk utanır ve rahatsız olur. O hâlde ebeveyn olarak ne yapacağız? Çocuklarla ilişkilerimiz neye dayanacak? Onları nasıl etkileyeceğiz? Bu konuda çok farklı şeyler söylenmiştir. Ama mesele, iki önemli esas üzerine oturtulabilir. Birincisi, "etkin dinleme" yoluyla, çocuğun açılmasını, duygularını dışa vurmasını sağlamak, onu belli söylem ve davranışa iten esas faktörleri anlamak ve çözüm yolunu çocuğun kendisine buldurmaya yardımcı olmaktır. İkincisi, onunla nasıl konuşacağımızı, düşüncelerimizi ve isteklerimizi nasıl ileteceğimizi bilmek ve ona göre davranmaktır. Bu ise "sen-iletisi" yerine "ben-iletisi"ni kullanmaya dayanır. Etkin dinleme ve ben-iletisi, anne-baba ve çocuk arasında iyi bir diyalog kurulmasını, tarafların birbirlerinin duygularını anlamasını sağlar; çocuğa doğruluk, cömertlik, yardımseverlik gibi değerleri kazandırır ve inançlarımızı kolaylıkla öğreteceğimiz bir ortam hazırlar. Bunları öğretmek, anne-babanın hem hakkı, hem de görevidir. Çocuk değer ve inançları hakkındaki bilgiyi, büyüklerin bu konulardaki konuşmalarına kulak misafiri olarak veya bizzat kendisiyle konuşularak ya da okul, arkadaş ortamı gibi aile dışı çevrelerden öğrenir. Ama en önemlisi, anne-babanın bir hayat boyu yaşayışıyla, davranışıyla çocuğa iyi bir model olmasıdır. Kendimiz ahlâklı ve dürüst isek, inançlarımızın gereğini yerine getiriyorsak çocuk bizden bunları alır. Yetişkinlerin dedikleri ve yaptıkları birbiriyle çelişiyorsa, çocuklara ve gençlere değer ve inançları adına verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunlar baskıyla değil, onlara uygun yaşayarak öğretilebilir. Etkin Dinleme Dinleme çok önemlidir; çünkü çocuğa kendisinin önemli olduğunu, kulak vermeye değecek kadar değerli olduğunu anlatır. Dinleme sayesinde; çocukların hayal kırıklıkları vaktinden önce, işler kötüye gitmeye başlamadan önce görülebilir. Çocuğun bir ihtiyacı olduğunda, bir şey isteyeceğinde, canı bir şeye sıkıldığında anne-babasına bunu iletmek ve duygularını onlara açmak ister. Eğer anne-baba çocuğun isteğini duymazlıktan ve görmezlikten gelirse, çocukla ebeveyn arasındaki ilişki giderek kötüleşir ve sonunda kopma noktasına gelir. Oysa, etkin dinleme metodunu kullanan anne-baba çocuğun duygularını ve iletinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır, sonra bunun doğruluğunu sınamak için kendi sözcükleriyle anladığını geri iletir. Burada dinleyici (ebeveyn), karşıdakinin (çocuğun) söyledikleri hakkındaki değerlendirmesini, önerisini, görüşünü ona bildirmez ve soru sorma gibi kendinden bir şey eklemez. Yalnızca gönderenin iletisinden anladığını geri iletir, duygu, düşünce ve yorumları kendine kalır. Meselâ, çocuk akşam yemeğinde, "bu akşam yemek yemek istemiyorum" dediğinde, anne-baba, "haydi hemen gel, üç öğün yemek yemen lâzım, ne yediğimizi gör" gibi emir ve mantıkla inandırma yoluna gidebilir. Çocuk, "öğle yemeğinde çok yedim, hiçbir şey yemeyeceğim" diyerek tavır koyduğunda, "hemen masaya gel!" emriyle karşılaşırsa, "aç değilim, masaya da gelmek istemiyorum!" deyip inatçı tavrını sürdürebilir. Bu durumda anne-baba çocuğun esas sıkıntısını asla anlayamaz. Bunun yerine etkin dinleme yöntemi kullanılırsa, "bu akşam yemek yemek istemiyorum" ifadesine karşı, "bu akşam yemek yemek istemiyorsun" dendiğinde, çocuk "evet, midem sanki düğümlenmiş gibi" diyebilir. Dinleyici "bugün gerginsin" diyerek etkin dinlemeyi sürdürürse, çocuk "gergin değilim, çok korktum" deyip duygusunu açmaya başlar. Dinleyici "bir şeyden çok korkmuşsun" deyip duygusunu anladığını iletirse, "evet, bugün arkadaşım aradı ve konuşmak istemediğini söyledi, çok ciddiydi, her zamanki gibi değildi" diyerek yemek yemek istememesinin arkasındaki asıl sebebi ortaya koyar ve duygularını açar.

Etkin Dinleme Ne Sağlar? Sıkıntı veren duygular bastırılarak, başka şeyler düşünülerek yok edilemezken, açıkça dile getirildiklerinde yok olurlar. Erişkin insanlar bile, sıkıldıklarında veya darda kaldıklarında, çare üretmekten aciz olsa da kendini dinleyen kişilere içini dökerler. Kendisinin dinlenmesi kişiye büyük bir rahatlık verir. Aynı şekilde, etkin dinleme, çocukların duygularının keşfedilmesine ve sıkıntı kaynağı olan duyguların boşalımına yardım eder. Etkin dinleme, anne-baba-çocuk arasında sıcak bir ilişki geliştirir. Dinlenildiğini, anlaşıldığını bilen çocukta karşı tarafı sevme duygusu artar. Benzer duygular anne-babada da uyanır. Böylece iki taraf arasında daha derin bir yakınlık ve daha derin karşılıklı sevgi-saygı doğar. Etkin dinleme çocuğun problemlerinin çözümünü kolaylaştırır. Çocuk içini döker, problemlerini paylaşır, dinleyici de ona yardımcı olur. Çünkü anne-baba çocuğu dinliyorsa, çocuk da onları dinlemeye ve onların düşüncelerini almaya yatkın olur. Uzmanlar, çocukların kendilerini dinlemediğinden yakınan anne-babalarla, "çocuklarını dinlemedikleri konusunda bahse girebilirsiniz" demektedirler. Diğer yandan etkin dinleme sayesinde çocuk, problemini kendi kendine analiz etmeye, onun üzerinde düşünmeye ve çözüm bulmaya yönelir. Etkin dinlemenin kullanılabilmesi için anne-babanın çocuğun söylediğini duymak istemesi, onu dinlemek için zaman ayırması, o anki probleme gerçekten yardımcı olmak istemesi, onun duygularını, kendisininkinden farklı olmasına rağmen kabul edebilmesi, çocuğun duygularını tanıyıp onunla baş edebileceğine güvenmesi, duyguların değişebileceğini bilmesi ve çocuğu, kendisinden farklı kendine has duygu ve düşünceleri olan bir birey olarak görebilmesi gerekir. Eğer anne-baba çocuğu dinlerken kendi duygularını askıya alamayacaksa, kendini onun yerine koyamayacaksa, dünyayı onun gördüğü gibi göremeyecekse, gerekirse kendini değiştiremeyecekse, etkin dinleme gerçekleşmez. Onun yaptığı, yapmacık bir hareketten öteye geçmez. Anne-baba-çocuk arasındaki her ilişki veya her durum etkin dinlemeyi gerektirmez veya etkin dinleme için uygun zaman olmayabilir. Etkin dinlemenin en uygun zamanı, çocuğun ihtiyacının veya isteğinin yerine gelmediği, yani çocuğun problemi olduğu zamanlardır. Arkadaşı ve kardeşiyle geçinemediği, dersleri ve ödevleri zor geldiği, bir konuda karar veremediği, birisine kızdığı, mutsuz olduğunu hissettiği anlar gibi. Hemen hemen bütün çocuklar bu tür problemlerle karşılaşırlar. Genellikle anne-baba çocukların problemlerini üstlenmeye yatkındırlar. Oysa yapılması gereken şey, probleme çocuğun sahip çıkmasına izin vermek, ona problemini çözebileceğine dair güven vermektir. Etkin dinleme, çocuğun probleminin çözümünde ilk adımı oluşturur; yani duygular açıklanır ve problem tanımlanır. Artık ev, çocukların problemlerinin konuşulduğu bir ortama dönüşür. Çocuklar daha önce anne-babalarına açamadıkları problemlerden söz etmeye başlarlar. Bu ilk adımdan sonrasını genellikle kendileri getirir ve kendi çözümlerini bularak, problemin üstesinden gelirler. Sen-İletisiYerineBen-İletisi Anne-babalar istemediği bir davranış karşısında çocuğa genelde, öznesi "sen" olan; "yapma", "öyle yaparsan...", "neden gidiyorsun", "bozma", "çalış", "daha iyi olmalısın", "başımın derdisin" gibi iletiler gönderirler. Bütün çocukların istediği, kendi duygularının anlaşılmasından sonra anne-babanın duyguları yönünde olumlu bir şeyler yapmaktır. Anne-baba-çocuk ilişkisinde problem her zaman çocuktan kaynaklanmaz. Onlar da yorgun, üzgün, uykusuz, sıkıntılı, kızgın, endişeli olabilir. "Yorgunum", "dinlenmek istiyorum" gibi açık bir kodla gerçek duygunun ortaya konması "ben-iletisi"dir. Anne, "tertemiz mutfağımı kirlenmiş görünce üzülüyorum" derse ben-iletisini kullanmış olur. "Mutfağı neden bu kadar kirlettin" ifadesi ise sen-iletisidir. Sen-iletisi çocuğu isyana, inatlaşmaya ve direnmeye kışkırtırken, ben-iletisi bunları önleyebilir. Onun davranışının bizim üzerimizdeki etkisini dürüstçe iletmek, onun kötü olduğunu söylemekten daha etkilidir. Bu, çocuğa duygularımızı anlatır, davranış seçme özgürlüğünü ona bırakır, sorumluluk almasını öğrenmesinde yardımcı olur. Ben-iletisi dürüst olduğundan, çocuğa da duygularını dürüst iletilerle anlatmasını öğretir. Bu açıklığın en büyük yararı, çocuğun anne-babasını olduğu gibi tanıması, kendi duygularını açığa vurması ve içten, samimi bir ilişkinin gelişmesidir. Çocuklar anne-babalarındaki bu gerçek olma özelliğinin değerini bilirler ve şöyle derler: "Annem ve babam benimle arkadaş gibiler. Onlar iyi insanlar. Herkes gibi onların da yanlışları var, ama ben onları öyle de seviyorum." Sonuç olarak, anne-babalar çocuklarını seviyorlarsa onların daha mutlu, daha saygılı, daha sorumlu, daha dürüst olmalarına ve olgunlaşmalarına nasıl yardım edeceklerini öğrenmek zorundadırlar. Türkiye'de son yıllarda, anne-baba eğitimi konusunda kurslar düzenlenmekte, seminerler verilmekte, kitap ve makaleler yazılmaktadır. Hattâ bu gaye ile vakıf ve dernekler kurulmaktadır. İnanç sistemimiz ve kültürümüzde de çocuklara nasıl davranılacağı konusunda zengin güzel örnekler vardır. Bu imkânları değerlendirerek mükemmel ebeveyn olmak, her anne-babanın elindedir.

2.09.2008

Kolesterol nedir?

0 yorum

Toplum içinde yaygın genel kanaatin aksine kolesterol tamamen zararlı birşey değildir. Şaşırdınız mı? Aslında vücudunuzda karaciğeriniz tarafından birçok hücre ve hücre içi yapının bileşiminde yer alan, sindiriminize yardımcı olan, hormonların yapısında ve diğer vücut fonksiyonlarında önemli rol oynayan kolesterol üretilmektedir. Kolesterol olmazsa sinir sisteminiz fonksiyonunu yapamaz, sindiriminiz bozulur ve hatta sex bile yapamazsınız.
Sağlıklı yaşamamız için gerekli kolesterolün neredeyse tamamı vücudumuz tarafından üretilir. Bunun dışında dışardan aldığımız birçok besin de kolesterol içermektedir. Kan kolesterol düzeyleri yükseldiğinde başta kalp hastalıkları olmak üzere birçok sağlık problemi ile karşı karşıya kalırız.
Kolesterol bazı kuruyemişler ve yemeklik yağlarda olduğu gibi süt ürünleri ve et gibi hayvansal kökenli yiyeceklerde de bulunur.Doymuş yağ içeren bütün yiyecekler aynı zamanda kolesterolü de içerirler. Ne kadar çok hayvansal gıda ve kızartılmış gıda alırsak o kadar fazla kolesterol alırız.
Şunu da unutmamalıyız ki yüksek kolesterolün sorumlusu sadece gıdalar değildir. Yaşam tarzı, şişmanlık, sigara kullanımı, ailemizin tıbbi geçmişi, yaşımız, yüksek tansiyon, diabet, bazı böbrek ve tiroid hastalıkları gibi bazı faktörler yüksek kolesterol için büyük riske sokabilirler.Kolesterolün zararları Nelerdir?
Kandaki yüksek kolesterol seviyeleri kan damarlarının duvarlarına zarar verir. Damar çeperinde birikerek plaklar oluştururlar. Bu da kalp, beyin ve diğer organlara oksijen taşıyan kanın geçişini kısıtlar. Beyne ve kalbe giden damarlari sertlestirirler ( arteriosklerosis) biriken kolestrol damarları daraltır, kalbe giden kan akışının azalmasına, hatta kesilmesine sebeb olur, kalp ihtiyacı olandan az oksijen alır; kalp kasları zayıflar ve göğüs ağrılarına (anjina) sebep olur. Eğer daralmış damarda kan pıhtısı oluşumu ise kalp krizi(miyokard enfarktüsü) oluşur. Eğer pıhtı beyne giden damarları tıkarsa, felç oluşur.
Kolesterol düzeyleri 20 yaşından itibaren orta yaşlara kadar her 5 yılda bir ölçülmelidir. Genellikle üst sınır olarak 200, alt sınır olarak 160 normal kabul edilir.
Eğer kolesterol düzeyiniz 240 ve daha yukarı seviyelerde ise ve diğer risk faktörlerine sahipseniz (örneğin sigara içiyorsanız veya geçmişinizde bir kalp hastalığı hikayeniz varsa) endişelenmeye başlamalısınız. Ancak bu endişenin paniğe dönüşmesine gerek yoktur. Çünkü ılımlı egzersizler ve diyetinizde yapacağınız kısıtlamalarla kısa bir süre içinde kolesterol düzeylerinizde % 15 lik bir gerileme olabilir. Doktorunuzun düzenleyeceği tedaviler ile bu oran dahada artabilir.
Şunu sakın unutmayın: Kolesterolunuzdeki her %1 lik düşüş kalp krizi riskinizi % 2 azaltacaktır.
Kolesterol yüksekliği sadece orta yaşlarda ve boğazına düşkünlerde görülmez. Fakir ve yağ oranı yüksek besinleri alan genç ve çocuklarda da belirtileri hemen görülmese bile damarlarda kolesterol birikimi başlayabilir.
KOLESTROLÜ ETKİLEYEN RİSK FAKTÖRLERİ
Genler: Kalıtım kolesterol seviyeleri üzerinde önemli bir etkendir. Araştırmacılar aile ile ilişkili hypercholesterolemia ve diğer ailevi kolesterol bozukluklarından dolayı tüm dünya da her yıl 10 milyon orta yaşlı insanın öldüğüne inanmaktadırlar.Bazı kişiler Karaciğerde LDL alıcılarının eksikliği ile doğarlar.Bu yüzden karaciğerin filtre kapasitesi sınırlıdır. Başka karaciğer bozuklukları da kolesterol seviyelerini etkilerler.Tiroid hastalıkları, diabet gibi bazı genetik faktörlerde kolesterol seviyelerini arttırıcı etki gösterebilirler.Bu sebeple ailenin tıbbi öyküsünün bilinmesi önemlidir.Ailede erken yaşlarda geçirilmiş kalp krizi veya kalp krizine bağlı ölüm öyuküsü varsakoroner arter hastalığı veya yüksek kolesterol riski ailevi olarak artmaktadır.Yağlı Yiyecekler. Eğer yağlı yiyecekleri çok fazla tüketiyorsanız kanınızdaki LDL seviyeleri yükselecektir. Kolesterol et, peynir gibi hayvansal gıdalarda ve hazır gıdalarda çokça bulunur.Bunları tükettiğinizde vücudunuz daha çok sature yağ ve kolesterol emer.Hareketsiz yaşam tarzı. Diyet kadar önemli bir risk aktörüdür. İstatistikler fiziksel aktivite ile kolesterol düzeyleri arasında direk ilişki olduğunu göstermektedir. fiziksel aktivitesi az olan kişilerde HDL düşük, LDL yüksektir ve koroner arterlerde plaklar oluşmaktadır. Aşırı Kilo. Ciddi derecede şişman kişilerin kanlarında kolesterol ve trigliserid miktarları oldukça yüksektir. amerikan Kalp Birliği aşırı şişmanlığı kalp-damar hastalıkları açısından büyük risk faktör olarak kabul etmektedir.Çünkü aşırı şişman kişiler hareketsizdirler ve beslenme alışkanlıklarında yağlı yiyeceklerin payı çok yüksektir.Bu da arterler de plaklar oluşumunu hemen hemen garantilemektedir. Sigara. Sigara içenler yüksek kolesterol seviyeleri açısından risk grubundadırlar. Sigara içenlerin arterlerinin iç duvarlarının yüzeylerinde düzensizlikler oluşur ve bu düzensiz yüzey daha çok yağ tutulumuna sebep olur. Sigara içenlerde HDL miktarları yaklaşık olarak %15 azalmaktadır. Genellikle hareketsiz yaşantı tarzına eğilimlidirler. Düşük HDL düzeyleri ile tütünün toksik etkileri bir araya geldiğinde kalp krizi riskinin arttığı görülmektedir.Aşırı Alkol Tüketimi. Ilımlı miktarlarda tüketilen alkolün(özellikle günde bir-iki bardak kırmızı şarabın) yararı,aşırı miktarlarda tüketilen alkolun ise karaciğere zararı ve kolesterol ve trigliserid düzeylerini yükseltici etkisi vardır.Yaşlanma. Yaşla beraber genellikle kolesterol düzeylerinde de artış görülür. 45yaş ve daha üstündeki erkekler, 55 yaş ve daha üstündeki bayanlar her yıl kolesterol seviyelerini ölçtürmelidirler.Ayrıca sigara ve hareketsizlik gibi diğer risk faktörlerden mümkün olduğunca uzak durmalıdırlar.Cinsiyet.Erkeklerde 45 yaş ve üzerinde yüksek LDL düzeyleri görülme sıklığı artar.Kadınlarda ise menapozu izleyen dönemlerde kolesterol seviyesinde belirgin artış görülür.Ancak hormon replasman tedavisi yapılan kadınlarda kolesterol düzeyleri azalmaktadır. Uzun Süreli Hastalıklar. Kronik hastalıklar yüksek kolesterole neden olabilirler.Çalışmalar diabet, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları ve hipotiroidizm'in kandaki lipoprotein dengesini değiştirdiğini ve kardiyıovasküler hastalık riskini arttırdığını göstermiştir.Yüksek kan basıncı (Hipertansiyon). Damar yapılarında değişiklikler oluşmuştur ve risk artmıştır. Bazı tansiyon ilaçları LDL ve Trigliseridleri arttırıp HDL yi düşürebilir.Kontrollere önem vermek gereklidir.Stres. Stres ve yüksek kolesterol düzeyleri arasındaki ilişki henüz kanıtlanmış değildir.Ancak bazı araştırmacılar stres altındaki insanların kendilerini daha çok yiyerek veya alkol ve tütün tüketimini arttırarak teselli ettiklerini, Kolesterol ve trigliserid gibi yağlar kan dolaşımında serbest olarak dolaşmazlar. Bunlar proteinlere bağlı olarak kan içinde taşınırlar.Bu birleşik yapıya lipoprotein adı verilir. Bu lipoproteinler şilomikronlar, çok düşük yoğunluklu lipoproteinler (very low-density lipoproteins =VLDL), düşük yoğunluklu lipoproteinler ( low-density lipoproteins =LDL) ve yüksek yoğunluklu lipoproteinler (high-density lipoproteins= HDL) olarak sınıflandırılırlar.
KOLESTROL TİPLERİ
Şilomikronlar:En büyük lipoproteinlerdir. Diyetle alınan yağları barsaklardan alarak enerji üretimi için kas dokusuna, depolamak için yağ dokusuna ve süt üretimi için göğüs dokusuna taşırlar.
Çok düşük yoğunluklu lipoproteinler (very low-density lipoproteins =VLDL): İçeride yapılan yağları karaciğerden alarak kas ve yağ dokusuna taşırlar. Çabucak yıkılıp düşük yoğunluklu lipoproteine (LDL) dönüşürler.
Düşük yoğunluklu lipoproteinler ( low- density lipoproteins =LDL) Kan kolesterolünün yaklaşık olarak % 70 ini taşımaktadırlar. Kan damarları duvarlarına girebilmek için yeterince küçüktürler ve damarlara zarar verirler. Kötü kolesterol olarak da adlandırılır.
Yüksek yoğunluklu lipoproteinler (high-density lipoproteins= HDL):Vücudun kullanamadığı yağı karaciğerden safraya boşaltmak veya tekrar VLDL yapmak üzere taşır. Kolesterolün bir cins ters naklini yaptığı için iyi kolesterol olarak adlandırılır.
Kandaki kolesterol düzeylerini toplam kolesterol düzeyini ölçerek değil de lipoprotein tiplerini ölçerek değerlendirmek kalp hastalıkları riskini ortaya koymak açısından daha değerlidir. Kan kolesterolünün ortalama % 70 ini oluşturan düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL) ne kadar artarsa koroner kalp hastalığı riski o kadar artmakta, % 25 ini oluşturan HDL nin artması ise bu riski azaltmaktadır.
bunun da kolesterol düzeylerini olumsuz etkilediğini savunmaktadırlar.

27.08.2008

Bozuk gıda anlamanın püf noktası

0 yorum

Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bozulmuş ya da mikrop bulaşan gıdaların zehirlenmelere, hatta ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi.

Tarımsal Kalkınma Vakfı ve Konya Büyükşehir Belediyesince yürütülen 57 bin 630 avro bütçeli AB destekli Gıda Tüketicisini Koruma ve Bilinçlendirme Projesine bilimsel destek verdiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tayar, gıdalarda bozulma şekilleri bilinirse güvenli gıda tüketiminin sağlanabileceğini ifade etti.

Bazı gıdalardaki bozulmanın dış görünüşü ve tadıyla anlaşılabileceğini kaydeden Tayar, şunları söyledi:

''Bozulmuş balık kötü koku, küflü tat, koku ve renk değişikliği ile tespit edilebilir. Turşu gibi fermente gıdalardaki acı tat, renkte kararmalar ve kötü koku, çiğ sütteki ahır kokusu, balık, sabun, acı, ekşi, yanık ve malt tatları, mavi-sarı, kırmızı renk oluşumu, sünme ve köpürme bozulma olduğunu gösterir. Bozulmuş ekmekte sünme ve küflenme, etlerde dış yüzeyinde yapışkanlık, renginde bozulmalar, ekşime ve kokuşma görülür. Kabuklu deniz hayvanlarında bozulma kötü koku ve ekşime, konserve gıdalarda kapakların şişmesi, ekşi ve acı tatlar, asidik ve kötü kokular, renkte kararmalarla anlaşılabilir.''

Meyvelerdeki bozulmanın çeşitli renkte çürümelerden rahatlıkla tespit edilebileceğini ifade eden Tayar, peynirde acı tat, gaz oluşumu nedeniyle delikli yapı, çeşitli renk oluşumlarının ürünün bozulmuş olduğunu gösterdiğini bildirdi.

Reçel ve marmelattaki ekşime ve köpürme, sucukta yapışkan tabaka oluşumu, kokuşma, ekşime ve yeşil renk oluşumunun bozulmayı işaret edeceğini belirten Tayar, ''Taze sebzedeki yapışkanlık, çürümeler ve ekşime, tereyağındaki acılaşma, ekşime, çeşitli tat bozuklukları, kötü koku, siyahlaşma, mavi-siyah lekeler, pembe-kırmızı, mavi ve yeşil renkler bozulma olduğunu gösterir'' dedi.

Prof. Dr. Tayar, yoğurtta görülen ekşime ve köpürmenin bozulmayı göstereceğini vurgulayarak, yumurtadaki bozulmanın akının yeşilimsi olması, sarısında siyah çürüklük, kırmızımsı, pembe renkli çürümeler, küflü ve kötü kokuyla anlaşılabileceğini bildirdi.

Göz problemleri

0 yorum

Memorial Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Opt. Dr. Olcay Şahin, her çocuğun başarılı bir okul dönemi geçirmesi için dikkat edilmesi gerekenlerin başında, kapsamlı bir göz muayenesinin geldiğini söyledi.

İSTANBUL - Memorial Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Opt. Dr. Olcay Şahin, görmeyi engelleyecek ya da azaltacak kırma kusuru, şaşılık, katarakt gibi herhangi bir durumun, görme yolları oluşumunu engellediğini, o gözün görmeyi öğrenemediğini ve göz tembelliğinin geliştiğini belirtti.

Bu nedenle tüm çocukların 4 yaşına gelmeden önce herhangi bir sorun olmasa bile mutlaka bir göz doktorunca muayene edilmesi gerektiğini vurgulayan Şahin, okul çağına gelmiş çocukların okula başlamadan önce muayene edilmesinin, daha fazla geç kalmadan göz problemini tespit edebilmek ve okulda göz problemlerine bağlı öğrenme güçlüğünü önleyebilmek açısından çok önemli olduğunu kaydetti.

Şahin, şu bilgileri verdi:
“Her çocuğun başarılı bir okul dönemi geçirmesi için dikkat edilmesi gerekenlerin başında, kapsamlı bir göz muayenesi geliyor. Çocuklarda görmeyi etkileyecek sık görülen bozukluklar, hipermetropi, miyopi ve astigmatizma gibi kırma kusurları ve şaşılıktır. Çocukluk çağında yüksek numarası olan göz, bulanık görür ve net görmeyi öğrenemez. Çocuklarda sık görülen diğer hastalıklar, göz yaşı kanal tıkanıklığı, konjunktiva ve kapaktaki enfeksiyonlardır. Doğumsal katarakt ve doğumsal glokom, daha nadir görülen ama çok erken müdahale edilmesi gereken durumlardır.”

Kanser

0 yorum

Çağımızın illetini dilerseniz önce bir tanıyalım.Kanser basit ifade ile kontrolsüz hücre çoğalmasıdır.Bölünebilir hücrelerimiz düzgün periyotlarla sürekli kendilerini yenilerler.Ancak henüz sebebi bilinmeyen bir sebeple hücreler kontrolsüz çoğalmaya başlar ve kitle(ur) dediğimiz yapılar meydana getirir.Peki bu kanserin tedavisi yok mudur?Şuan ki araştırmalar kanser tedavisinde tam olarak iyileşme sağlayacak boyuta ne yazik ki gelmedi.

Kanserin sebebi nedir?
Çevresel ve içsel nedenler olarak ikiye ayrılabilir. Çevresel nedenler (kimyasal, radyasyon, viruslar gibi) ve içsel nedenler (hormonal, bağışıklık bozuklukları, kalıtsal mutasyonlar ve diğer genetik nedenler gibi) birlikte veya ardışık olarak hücreleri etkileyerek uzun yıllar içinde kansere yol açabilirler.

yi huylu ve kötü huylu tümör ne demektir?
İyi huylu tümörler kanser değildir. Başka bölgelere yayılmazlar. Tamamen çıkartıldığı zaman genellikle tekrarlamazlar. Kötü huylu tümörler ya da kanser ise komşu organ ve dokulara yayıldığı gibi, lenf ve kan yoluyla uzak organlara da yayılır. Uzak organlardaki yayılımına metastaz (yayılma) denir.
Kanser ne sıklıkla görülen bir hastalıktır?
Erişkinlerde her yıl 100 bin nüfus için 150-300 kişi kansere yakalanır. Ülkemizde her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığı tahmin edilir.

Kanserden korunmak mümkün mü?
Sigara ve alkol kullanımı ile gelişen kanserlerin önlenmesi mümkün. Bu maddelerin kullanılmaması ile tam koruma mümkün olur. Ayrıca güneş ışınlarından korunma ile deri kanserinden çok yüksek oranlarda korunmam mümkün. Kanserden korunmada beslenmenin de rolü büyük.

Kanserden nasıl korunabilirsiniz?
Sigara içmeyerek, beslenme alışkanlıklarına ve yaşam tarzına dikkat ederek, güneş ışınlarından korunarak kanserden korunmak mümkün.
Sigara ve tütün kullanımından kaçınmak:
Sigara ve tütün ürünlerinin akciğer kanseri, ağız, yutak (farinks), soluk borusu (larinks), yemek borusu, pankreas, rahim ağzı (serviks), böbrek ve idrar torbası (mesane) kanserlerine yol açtığı kesin olarak biliniyor. Bu nedenle sigarayı içmeyerek bu kanserlerdenkorunubilirsiniz.
Sadece sigara içenler değil, pasif sigara içicileri de bu hastalıklara karşı risk altında bulunur.
Beslenme ve diyet:
Bitkisel kaynaklı besinlerin fazla tüketilmesi, özellikle hayvansal kaynaklı yüksek yağlı gıdaların sınırlandırılması, bitkisel yağların tercih edilmesi, fiziksel olarak aktif olup, egzersiz yapılması ve ideal ağırlığın korunması, alkol tüketiminin sınırlandırılması kanserden korunmada etkin rol oynuyor.
Güneş ışınlarından korunma:
Bazal ve skuamöz hücreli deri kanserleri güneş ışınlarına maruz kalma sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle güneş ışınından korunulması ile bu kanserlerin gelişimi engellenebilir.
Kanserin başlıca belirti ve bulguları nelerdir?
Kanserin belirti ve bulguları köken aldığı doku ve organlara göre değişir. Hatta bazen hiç belirti ve bulgu vermeden kontrol muayenelerinde kanser tanısı konulabilir.
Aşağıdaki belirtilere dikkat edin:
* Dışkılama ve idrar alışkanlıklarında değişiklikler
* Uzun süren, iyileşmeyen yaralar
* Beklenmeyen kanama ve akıntılar
* Meme veya başka organlarda elle hissedilen şişlikler
* Yutma güçlüğü veya hazımsızlık
* Siğil ve benlerde belirgin değişiklik
* Uzun süren ses kısıklığı ve öksürük

Bu bulgular her zaman kanser demek değildir. Ancak nedenlerinin belirlenmesi için mutlaka bir doktora başvurulması gerekir. Kanser bulaşıcı bir hastalık olmayıp, erken tanısı ve tedavisi mümkün bir hastalık grubudur.

Kanser nasıl tedavi edilir?

Cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, hormonoterapi, immünoterapi başlıca tedavi yöntemleridir.

Kanserden kurtulmak ne oranda mümkündür?
Tüm kanser türleri birlikte değerlendirildiğinde erişkin kanserlerinde % 60, çocuk kanserlerinde ise % 77 oranında iyileşme mümkündür. Ancak hastalığın cinsi, yaygınlığı, uygulanan tedavi gibi bazı faktörler tedavi şansını doğrudan etkiler.

 

Zirve100 Toplist
Türkiyenin Tikky Sitesi Türkiyenin Tikky Sitesi