: Health,Psychology,Sağlık Blog-: meme kanseri
meme kanseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meme kanseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9.12.2008

Meme hastalıkları (Memenin benign ve malign tüm hastalıkları)

0 yorum

Memede görülen hastalıklar yerleşim ve tutulum lokalizasyonlarına göre gruplandırılırsa ;
Meme derisinde; Epidermal ve sebase kistler, nörofibromatozis, Mondor hastalığı, steatositoma multipleks, inflamatuar karsinoma, deri nekrozu, piyoderma gangrenozum, candidal intertrigo, herpes zoster enfeksiyonu (zona), sifiliz ve melanom görülen hastalıklardır.
Meme başı-areola kompleksinde görülen hastalıklar; Dermatit, meme başı adenomu, hidradenitis süpürativa, leomyom, paget hastalığı.
Majör subareoler duktuslarda; Duktal ektazi, soliter papillomlar, papiller karsinom.
Terminal duktuslarda; Duktal hiperplaziler, multiple periferal papillomlar, radiyal skar ve kompleks sklerozan lezyonlar, duktal adenom, duktal insitu karsinom, invazivduktal karsinom, tubüler karsinom, müsinöz karsinom, meduller karsinom, invaziv kribriform karsinom, adenoid kistik karsinom, yassı hücreli kanser, metaplastik karsinom ve sekretuar karsinom görülebilir.
Meme lobüllerinin hastalıkları; Kistler, galaktosel, juvenil papillomatozis, fibroadenomlar ve kompleks fibroadenomlar, filloides tümör, tubüler adenom, laktasyon adenomu, sklerozan adenozis, lobüler neoplaziler ve invaziv lobüler karsinomdur.
Memenin stromasında ise; Yağ nekrozu, lipom, fibroadenolipom (hamartom), fibrozis, mastit ve meme absesi, pseudoanjiomatöz stromal hiperplazi, sütür kalsifikasyonu, hemanjiom, diabetik fibröz meme hastalığı, ekstraabdominal desmoid tümör, lenfoma, anjiosarkom ve metastatik meme hastalıkları görülür (2).Biz memenin hastalıklarını benign ve malign meme hastalıkları olarak gruplandırdık.
A. MEMENİN BENİGN HASTALIKLARI
Benign meme hastalıkları tüm meme hastalıklarının yaklaşık olarak % 90’ını oluştururlar. Benign meme lezyonları palpe edilebilir olmaları ya da radyografik bulgu vermelerinin yanı sıra bu lezyonları takiben gelişecek meme kanseri riskinin belirlemeleri nedeniyle de önemlidir .
1. Fibrokistik Hastalık
En sık görülen meme hastalığıdır . Kadınların büyük bir kısmında puberteden sonra gelişen parankimal bir değişikliktir. Klinik spektrumu oldukça geniştir. Asemptomatik olabilir, hasta ağrı, hassasiyet veya değişik boyutlarda memede ele gelen kitle şikayeti ile gelebilir.Fibrokistik hastalıkta fibröz bağ dokusunda aşırı bir proliferasyon, duktus epitelinde ve lobüllerde hiperplazi gibi değişiklikler görülebilir. Bunlar ayrı ayrı veya hepsi bir arada bulunabilir. Fibrokistik hastalıktaki mammografi bulguları şu şekillerde görülür;Kistlerin ön planda olduğu formlarda; kistler radyolojik olarak düzgün, yuvarlak, ovoid şekilli ve keskin konturludur. Multiloküle kistler ise lobüle konturludur. Çok sayıda küçük kist, epitelial ve fibröz proliferasyonla birlikte olduğu zaman mammografilerde nodüler bir pattern oluştururlar. Kistlerin duvarında yarımay biçiminde kalsifikasyonlar izlenebilir. Ultrasonografide basit kistler, keskin konturlu, tümüyle anekoik, ince duvarlı, internal eko veya septa içermeyen lezyonlardır (2,50). Meme kistleri kompresyonla şekil değişikliği gösterebilir. Kistlerde posterior akustik şiddetlenme izlenir. İçerisinde ekoların görülmesi komplike kist olduğunu düşündürür. Bu görünüm proteinöz materyale, enfeksiyona veya kanamaya bağlı olabilir. Kist içerisinde solid komponent olması intrakistik papillom, papiller karsinom veya hemorajik kisti düşündürür. Böyle lezyonlarda ince iğne aspirasyon biopsisi veya tru-cut biyopsi endikasyonu vardır .Meme kistleri 35-50 yaş arasında perimenapozal dönemde oldukça sık görülen lezyonlardır. Meme kistleri meme lobüllerinden kaynaklanan içi sıvı dolu lezyonlardır. Fibrokistik hastalığın en sık komponenti olduğu gibi, soliter kistler de görülür.Fibröz değişikliklerin ön planda olduğu şekillerde meme parankimi homojen ve yoğun görülür.Epitelyal hiperplazinin belirgin olduğu şekillerde (terminal duktal hiperplazi ve lobüler hiperplazi) sklerozan adenozis denilen ileri aşamasında memede diffüz nodüler yoğunluk artışının eşlik etttiği dağınık küçük kalsifikasyonlar mevcuttur. Bu form daha az sıklıkta görülür. Çoğunlukla bilateral ve simetrik olmasına rağmen lokalize formuda vardır ve maligniteyi taklit edebilir .
2. Fibroadenom
Fibrokistik hastalıktan sonra en sık görülen meme hastalığıdır. Fibroadenomlar puberteden sonra ve genellikle 25-30 yaşından önce ortaya çıkan östrojene duyarlı yavaş büyüyen benign tümörlerdir. 30-35 yaşından küçük kadınlarda en sık rastlanılan meme kitleleridir. Olguların % 10-20 si multipl olup, bilateral olabilir. Gebelik ve laktasyon sırasında boyutları artarken, menapozdan sonra geriler .Fibroadenomların histolojik olarak iki tipi vardır. Bağ dokusunun duktus lümenine doğru proliferasyon gösterdiği intrakanaliküler tip, stromal doku proliferasyonun duktus lümeni dışında kaldığı perikanaliküler tip.Mammografilerde fibroadenomlar düzgün ve keskin konturludur. Küçük olduklarında (1-2 cm) yuvarlaktırlar ve kistlerden ayrılamazlar. Daha büyük boyutlu fibroadenomlar nodüler, oval veya lobüle konturludur , % 10-% 20 oranında birden fazladır. Fibroadenomlar dejenere olmaya başladıktan sonra stromal dokunun mukoid dejenerasyona ve hyalinizasyona gitmesi ile birlikte kaba kalsifikasyonlar görülür. Yumuşak doku komponenti kaybolunca geriye dejenere fibroadenomlar için tipik olan pop-corn tipi amorf ve kaba kalsifikasyonlar kalır .Ultrasonografide fibroadenomlar düzgün ve keskin konturlu, izo veya hipoekojen görünümde, homojen yapıda ve oval kitlelerdir. Bazen posterior akustik şiddetlenme gösterirler. Fibröz komponenti fazla olan fibroadenomlar daha hiperekojen yapıdadırlar, posterior akustik gölgelenme izlenebilir. Kalsifikasyon içerdikleri takdirde heterojen eko patterni gösterirler .
3. Juvenil Fibroadenom
Puberteden hemen sonra görülen ve çok hızlı büyüyen dev fibroadenomlardır. Histolojik ve radyolojik özellikleri diğer fibroadenomlara benzer. Bazen dev boyutlara ulaşıp tüm memeyi kaplayabilirler, hızlı büyüme göstermelerine karşın malign potansiyel taşımazlar .
4. Sistosarkoma Filloides
Malign potansiyel taşıyan, büyük, lobüle keskin sınırlı, homojen-heterojen eko yapısında solid kitledir. İntrakanaliküler fibroadenomun dev bir formudur. Fibroadenom ile farkı boyut ve hücre sayısıdır. Sistosarkoma filloides büyük kavernöz yapılar şeklinde kistik alanlar, dejenerasyon ve kanama odakları içerir. Çoğu benign karakterde olup % 5 den az oranda malign transformasyon gelişebilir. Malign türlerinde tümör stroması fibrosarkoma çok benzer .Sistosarkom, küçük boyutlarda olduğu zaman kliniği ve radyolojisi aynı fibroadenom gibidir. Ayırıcı tanıda boyut dışında belirgin radyolojik bir kriter yoktur. Fibroadenoma benzer bir tümörün boyutu 6-8 cm yi aşıyorsa sistosarkoma filloides akla gelmelidir.
5. İntraduktal Papillom
Papillom en sık subareolar alandaki geniş duktusların içerisinde gelişir. Memenin papiller lezyonları biyopsi yapılan benign meme neoplazmlarının % 10’ undan daha azı ve meme karsinomlarının % 1-2 sine karşılık gelir. Memenin papiller lezyonları benign veya malign olabilirler . En sık görülen benign papiller meme neoplazmı papillomadır. Soliter intraduktal papillom sıklıkla meme başı akıntısıyla ortaya çıkan, memenin yaygın benign neoplazmıdır. Klasik olarak konvansiyonel galaktografi ile tesbit edilir . Malign papiller lezyonlar ise papiller DCİS ve invaziv papiller karsinomadırİntraduktal papillomlar hiperplastik yapıda diffüz papiller oluşumlardır. Duktus içerisinde epitel proliferasyonu ile karakterize lezyonlardır. Her yaşta ancak en sık geç reprodüktif ve postmenapozal dönemde görülürler. İntraduktal papillom serösanginöz meme başı akıntısının en önemli nedenidir. Duktal epitelin hiperplastik proliferasyonu olup duktal sistem içinde her yerde ve çok sayıda görülebilirler. Tek veya çok sayıda olabilirler. Tek intraduktal papillomun en belirgin semptomu meme başı akıntısıdır. Genellikle subaraeoler bölgedeki büyük duktuslara yerleşmiştir. Geniş tabanlı ve pedinküllü olduklarında büyük duktusları genişletip tıkayabilirler. İleri derecede duktal dilatasyon kist ve intrakistik papillom formasyonuna neden olabilir. İntraduktal papillomun postmenapozal dönemde malign dejenerasyon riski vardır. Papillomlar bazen küçük punktat kalsifikasyonlar içerirler. Bu küçük kalsifikasyonlar malign mikrokalsifikasyonlarla karışabilr. Galaktografide intraduktal papillomlar dilate duktusların içinde dolum defektleri ve duvar düzensizliği olarak ultrasonografide de intraluminal vejetasyonlar şeklinde görülürler. H.D. Sarah ve arkadaşlarının yaptığı 23 vakalık bir çalışmada non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan MR galaktografi yöntemiyle de soliter intraduktal papillomlara tanı konabilmektedir .
6. Lipom
Lipomlar asemptomatik, yavaş büyüyen, düzgün konturlu, mobil kitlelerdir. Mammografide ince yoğun bir kapsül ile çevrili düzgün konturlu radyolusend lezyon olarak görülür. Tamamen yağlı memelerde lipomu seçebilmek zordur. Lipomlarda kalsifikasyon çok nadir izlenir. Ultrasonografik olarak düzgün ve keskin konturlu, çok az posterior akustik şiddetlenme gösteren, orta derecede homojen yapıda ve yağ ile eş ekojenite gösteren lezyonlardır .
7. Fibroadenolipom (Hamartoma)
Lipomun oldukça nadir bir varyantıdır. Lipomatö dokunun içerisinde fibröz ve adenomatöz doku proliferasyonları mevcuttur. Lezyon ince bir kapsülle çevrilidir. Mammografik olarak yuvarlak veya ovoid, keskin sınırlı ve düzgün konturlu, nonhomojen, iç yapısı salam dilimine benzer, stromal meme lezyonlarıdır . Ultrasonografide konturları düzgün, içerdiği yağ ve glandüler komponentlere bağlı olarak heterojen eko patterninde kitleler olarak izlenirler .
8. Memenin Yağ Nekrozu
Memede yağ nekrozu genellikle travmaya sekonder gelişir. Biyopsi veya operasyon geçirmiş memelerde sıklıkla görülür. Böyle durumlarda hücrelerden lipidin salınımına sekonder gelişen yağ içeren bir kavite ve etrafında fibröz doku oluşur. Meme stromasının lezyonudur. Yağ nekrozunun mammografik görünümü çeşitlilik gösterir. Düzgün konturlu yağ kistinden düzensiz konturlu kitleye kadar değişiklik gösteren formları vardır. Yağ kistlerinin kapsülü yumurta kabuğu şeklinde kalsifikasyonlar içerir. Yağ nekrozunun neden olduğu düzensiz konturlu lezyon ciltte kalınlaşma retraksiyon ve parankimal distorsiyona sebebiyet vererek meme kanserini taklit edebilir. Yağ nekrozu ultrasonografide düzensiz sınırlı posterior akustik gölge ve şiddetlenme gösteren, heterojen yapıda , yağ ile eş ekojenitede küçük fokal lezyon şeklinde görülür .
9. Hematom
Hematomlar en sık memeye yapılan cerrahi müdahale veya biyopsilerden sonra görülür. Mammografide düzensiz konturlu bir kitle ile çevresindeki stromal dokuda yoğunluk artışı izlenir. Daha ileri aşamalarında ise düzgün konturlu kitleye veya hemorajik kiste dönüşür. Beraberinde cilt kalınlaşması trabeküler patternde kabalaşma da görülebilir. Hematomlar genellikle bir kaç hafta içinde yerinde skar dokusu veya distorsiyon bırakarak kaybolurlar. Hematomlar veya kalan skar dokusu nadiren kalsifiye olur.Ultrasonografik görünüm hematomun evresine göre değişir. Erken dönemde belirgin kontur çizmeyen hiperekojen alandır. Geç dönemde ise düzgün konturlu posterior akustik şiddetlenme gösteren eko yapısı homojen olan ve seviyelenme gösteren anekoik bir lezyona dönüşür .
10. Mastit ve Abse
Akut mastit genellikle laktasyonda görülen memenin enfeksiyonudur. Abse ve diğer kronik hastalıklarla da ilişkilidir. Radyolojik görünümü inflamatuar karsinomu taklit eder. Yaygın parankimal yoğunluk artışı, cilt kalınlaşması ve aksiller LAP bulguları saptanır. Akut abse antibiyotik tedavisine hızlı bir şekilde yanıt verir. Mammografik olarak abse düzensiz konturlu kitle, çevresinde distorsiyon ve cilt kalınlaşması şeklinde görülür (2).Ultrasonografide abse düzensiz konturlu, solid ve kistik komponentler içeren posterior akustik gölgelenme veren, heterojen yapıda, ekojen ve anekojen alanlar içeren bir lezyondur.Kronik mastit, yaşlı kadınlarda görülen memenin aseptik enflamatuar bir lezyonudur. Bu hastalığa plazma hücreli mastit adı verilir. Olaylar duktuslar içerisindeki sekresyonun, periduktal bağ dokusuna sızması sonrası ortaya çıkar. Radyolojik olarak tipik kaba, lineer, yuvarlak ve oval kalsifikasyonlar görülür. Aynı zamanda subareolar bölgede yoğunluk artışı vardır .Granülomatöz mastit (granülomatöz lobülit) etyolojisi bilinmeyen, klinik olarak meme kanserini taklit eden, memenin nadir görülen inflamatuar bir hastalığıdır. Çoğunlukla genç kadınlarda ve hamilelikten sonra 6 yıl içinde görülür. Mammografik olarakta meme kanserini taklit eden hastalığın ultrasonografik görüntüsü (multipl gruplar halinde tubuler hipoekoik lezyonlar, bazen de geniş hipoekoik kitleler) tanıyı düşündürür.Meme absesi de genellikle laktasyondaki hastalarda oluşur, çoğunlukla retroareoler yerleşimlidir. Ultrasonografide düzensiz sınırlı, mikst eko patterninde ya da nisbeten düzgün konturlu, düşük ekolu ve posterior akustik güçlenmesi bulunan kitle şeklinde izlenir .
11. Adenozis
Adenozis memenin glandüler elemanlarını ilgilendiren bir lezyonu tarif eder. Mammografilerinde benign kalsifikasyonlar izlenir. Sklerozan adenozis ve mikroglandüler adenozis olmak üzere iki tipi vardır.
12. Galaktosel
İçerisinde süt dolu meme kistleridir. Süt veren veya hamile kadınlarda palpable kitle izlenir, laktasyondan sonra yıllarca görülebilir. Multiple, uni ya da bilateral olabilirler. Tanı aspirasyondan sonra konur. Mammografide değişik dansitede düzgün yuvarlak kitleler şeklinde izlenir. Ultrasonografide iyi sınırlı anekoik kist görünümündedir. Posteriorunda akustik kuvvetlenme ve gölgelenme vardır .
13. Fibrom ve leomyoma
Fibroma iyi huylu ve düzgün konturludur ve memenin glandüler dokusunda yer alırlar. Leomyoma memenin nadir görülen nonepitelyal tümörlerinden biridir. Meme başında gelişen nipple leomyomaların damar çeperindeki (vasküler leomyom) ya da derideki düz kaslardan (yüzeysel-kütanöz leomyom) geliştiği düşünülmektedir . Meme parankimindeki leomyomlar çok nadirdir .
14. Duktal Ektazi (Plazma Hücreli Mastit)
Memenin subareoler bölgesindeki toplayıcı kanallarının dilatasyonu ve etraflarında iltihabi reaksiyon ve fibrozis ile karakterizedir. İlk şikayet meme başı akıntısıdır. Koyu ve renkli bir akıntı oluşur. Hastalık ilerledikçe periduktal fibrozis ve iltihabi lenfosit infiltrasyonu oluşur. Genişleyen duktuslar palpasyon ile hissedilebilir. İleri dönemlerde gelişen fibrozise bağlı olarak meme başı retraksiyonu görülebilir . Ultrasonografide dilate subareoler duktuslar ve hiperekoik periduktal fibrozis izlenir.
15. Hemanjiom
Memenin stromal vasküler lezyonudur. Mammografide iyi sınırlı, makrolobüle kitle ile beraberinde punktat kalsifikasyonlar izlenir, % 1.2-11 oranında görülür .
16. Radyal Skar ( Benign sklerozan duktal lezyon ) ve kompleks sklerozan lezyonlar
Radyal skarın sklerozan adenozisin bir varyantı olduğu düşünülmektedir. Santral skleroz ve değişen derecelerde epitelyal proliferasyon, apokrin metaplazi ve papilloma formasyonu ile karakterizedir. Radyal skarlar 1 cm üzeri büyüklükte ise kompleks sklerozan lezyon adını alır. Sklerotik bir merkeze uzanan tubüler çizgisel yapılardan oluşur. Lezyonun periferindeki duktuslar fibrokistik değişiklikler gösterirler. Radyal skarın önemi radyolojik olarak tubuler meme kanserine çok benzemesinden kaynaklanır. Bazı yayınlarda bu iki patolojinin beraber olduğunu ve radyal skarların mutlaka çıkarılması gerektiğini savunmaktadır. Radyal skarın diğer spiküle malign lezyonlardan ayırıcı özellikleri santral radyolusend alan içermesi, cilt ve meme başı retraksiyonu yapmamasıdır. Ancak bunlar malignite yönünden klinik şüphe varlığında biyopsi gereğini ortadan kaldırmaz .
17. Fokal Meme Fibrozisi
Memenin fokal fibrozisi skarlar veya diabet mastopatisi ile ilgilidir. Memeye yönelik girişimsel işlemlerden sonra oluşabilir. Fibrozis sıklıkla mammografi ve ultrasonografilerde nonkalsifiye lezyon şeklinde görülür.
18. Lenfatik Filariazis
Lenfatik filaryazis bir nematod parazit olan Wuchereria Bancrofti tarafından meydana gelir. Memede çok nadir görülmektedir. Ancak meme alşılan tutulum yeri değildir.
B. MEMENİN MALİGN HASTALIKLARI
Meme kanserleri kadınlarda görülen en sık kanserdir, kansere bağlı ölümlerin % 17’ si meme kanseri nedeniyle oluşmaktadır.
Herediter bazı sendromlar varlığında da meme kanseri görülme sıklığı artar . Bu sendromlardan bazıları şunlardır.
Herediter meme-over kanseri sendromu: Bu sendromlu tüm kişilerin mutant BRCA1 geninin taşıdığı kabul edilmekte ve 70 yıllık yaşam boyunca meme kanseri oluşma riski de % 85 olarak hesaplanmaktadır.
Bölgeye spesifik herediter meme kanseri: BRCA2 geniyle yakın ilşkili olan bu sendromda hastalık premenopozal dönemde erken yaşta ortaya çıkmakta ve billateral başlangıç göstermektedir. Bu kişilerde meme kanseri oluşma riski % 90 olarak hesaplanmıştır .
Li-Fraumeri sendromu: 1969 yılında tarif edilen otozomal dominant bu sendromda meme kanseri ile birlikte çeşitli maligniteler ailenin değişik bireylerinde ortay çıkmaktadır. Aile bireylerinde yumuşak doku sarkomları, beyin tümörleri, lösemi ve akciğer kanserleri, adrenal korteks tümörleri görülebildiği için SBLA sendromu olarak adlandırılan bu sendromda yumuşak doku sarkomu veya osteosarkoma tanılı çocukların annelerinde meme kanseri ortaya çıkmaktadır .
Cowden Sendromu: Otozomal dominant nadir bir sendrom olup, iskelet sistemi anomalileri, multipl mukokütanöz hamartomlar, gastrointestinal sistem tümörleri, tiroid tümörü ve memede fibrokistik değişiklikler birarada görülür. Bu sendroma sahip kadınların yaklaşık yarısında meme kanseri gelişmesi riski vardır, % 25 oranında da bilateral meme tümörü gelişebilir.
Muir Sendromu: Multiple cilt tümörleri ve gastrointestinal sistemin multipl selim ve habis tümörleri ile seyreden otozomal dominant geçişli nadir bir sendromdur. Bu sendromda kadınlarda özellikle menapoz sonrası dönemde olmak üzere meme kanseri oluşma riski oldukça yüksektir .
Kadınlarda meme kanseri gelişim riskini artıran faktörler vardır. Meme kanseri erkekler göre kadınlarda yüz kat daha fazla izlenir.
Yaş; yirmi yaşın altında ise meme kanseri oldukça nadirdir. 20 yaş sonrasında insidans giderek yükselir ve 45-55 yaşlar arasında plato yapar. 55 yaşından sonra insidansta hızla yükselme izlenmektedir .
Yaşlara göre kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı şöyledir:25 yaşında...........................................19.608 kadından birinde30 yaşında.............................................2.52535 yaşında................................................62240 yaşında................................................21745 yaşında..................................................9350 yaşında..................................................5055 yaşında..................................................3360 yaşında..................................................2465 yaşında..................................................1770 yaşında..................................................1475 yaşında..................................................1180 yaşında..................................................1085 yaşında.............................…....................986 yaş ve üzeri yaşlarda.........................8 kadından birinde meme kanseri gelişecektir (National Cancer Institude, Surveillance, Epidemiyology, and Results Program & American Cancer Society, 1993).
Soygeçmişinde (aile hikayesinde) özellikle anne veya kızkardeşlerinde meme kanseri olan kadınlarda risk daha fazladır. Bunlarda hastalık ortalama 10-12 yıl daha erken çıkar. Meme kanseri olan hastalarda karşı memede kanser geliştirme riski de belirgin şekilde artmıştır. Meme kanserli ailelerde bilateral meme kanseri vakaları insidansı da artmıştır. Özellikle ailede bilateral meme kanser görülmesi genç yaşta meme kanserine yakalanma riskini artırmaktadır. Önceden yapılan meme biyopsilerinde sellüler atipi, atipik duktal hiperplazi, lobüler neoplazi, juvenil papillomatozis görülen kadınlarda meme kanseri riski artmıştır . Kan grubu 0 olanlarda benign meme hastalıkları, over kistleri ve genç yaşlarda meme kanseri gözlenmiştir.
Bir çok çalışma geciken menarşın meme kanseri riskini 1/3-1/2 oranında azalttığını göstermiştir. 12 yaşından önce menarş ise insidansı 2 kat artırmaktadır. Erken menarş meme kanseri gelişiminde bir risk faktörüdür Hiç doğum yapmamış kadınlarda insidansta artış gözlenmiştir. İlk gebeliği 30 yaşından sonra olan kadınlarda meme kanserine yakalanma riski, 18 yaşından sonra ilk gebeliği olanlardan daha yüksektir. Geç menapoza giren kadınlarda da insidans artmış olarak izlenir Yüksek östrojen ve progesteron hormon düzeylerinin meme kanseri riskini artırdığı gözlenmiştir . Postmenapozal dönemde yapılan düşük doz hormon replasman tedavisinde ciddi bir risk artışı izlenmemiştir. Ancak yüksek doz hormonun 10-15 yıl ve daha uzun süreli kullanımında meme kanseri riskini 2-3 kat artırdığı görülmüştür. Postmenapozal hormon replasman tedavisi (HRT) alan kadınların mammografilerinde kadınların % 25’inin mammografilerinde meme dansitesinde artış tesbit edilmiştir . Hormon replasman tedavisi % 36 vakada memelerde ağrıyı indükler, % 17-32 vakada mammografik değişiklikler izlenir.
Coğrafi bölgeler arasında da meme kanseri insidansı yönünden belirgin fark görülmüş olup; Hollanda’ da yüzbinde 24.19, A.B.D’ de yüzbinde 21.38 iken, Japon kadınlarda yüzbinde 3.76 olarak hesaplanmıştır. Çevresel faktörlerin etkin olduğu, Amerika’ ya göç eden Japon kadınlarda insidansın arttığı izlenmiştir. Pestisitlere maruz kalanlarda da meme kanseri riski artar . Diyetle yağ ve kolesterol alımı çok önemlidir. Kişi başına düşen yağ tüketimi ile meme kanseri arasında direkt korelasyon bulunmuştur. Bu ilişki postmenapozal kadınlarda, premenapozal kadınlara oranla daha şiddetlidir. Postmenapozal obesitede ve kronik alkol kullananlarda da risk artar.
Radyasyon meme kanserinde de risk faktörüdür. Atom bombasından sonra iyonizan radyasyona maruz kalanlar, postpartum mastit nedeniyle radyoterapi uygulanmış kişiler, tüberküloz nedeni ile floroskopi ile takip edilen hastalar ve radyasyona maruz kalan hayvan modellerinde meme kanseri riskinin arttığı gözlenmiştirSon yıllarda yapılan genetik çalışmalar, özellikle premenapozal meme kanserinin etyolojisinde genetik faktörlerin ön plana çıktığını göstermiştir. Mutasyona uğramış BRCA1 ve BRCA2 genlerini taşıyanlarda meme kanseri riski belirgin artmıştır. Bu genler 17 ve 13. kromozomlar üzerinde yerleşmiştir ve genleri taşıyanlarda yaklaşık % 85 oranında meme kanseri görülür. Tüm meme kanserlerinin % 5 ’inde de BRCA1 ve BRCA2 genleri pozitif bulunmuştur 13. Kromozomda bulunan resesif Retinoblastoma geni bir tümör supressör gendir, bu kromozomda heterojenitenin kaybı premenapozal meme kanserine neden olmaktadır. Kolon kanserinde olduğu gibi 17. kromozomdaki P53 supressör geni de meme kanseri gelişmesinde önemli bir gendir, genin kaybı ile meme kanseri arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Yine erb-B-2 onkogeninin meme ve over kanseri prognozunu belirlemede önemli bilgiler verdiği gösterilmiştir .
Meme kanserlerinde majör risk faktörleri aile hikayesi, önceki hikayede meme kanseri olması, genetik olarak yatkınlık, BCRA1 ve BCAC2 genlerini taşıması, önceden geçirilen diğer benign meme hastalıklarıdır . Benign meme hastalıklarından, fibrokistik hastalık, solid veya papiller orta derecede hiperplaziler, fibrovasküler nüveli papilloma, atipik duktal veya lobüler hiperplaziler, neoplaziler (lobüler Karsinoma insitu) ile meme kanseri birlikteliği fazladır .
Minör risk faktörleri ise, erken menarş, geç menapoz, obesitesi olan postmenapozal kadınlar, alkol alımı, düşük doz radyasyon, diabetes mellitus. ileri yaş, ilk doğumunu geç yaşta yapan kadınlar, pestisitlere maruz kalma, uzun süreli oral kontraseptif ilaç alımı .
Meme kanserlerinin histopatolojisinin incelendiğinde; % 90’ının duktus epitelinden, % 10’unun lobül epitelinden köken aldığı görülür . Meme karsinomlarının klasik mammografik görünümü belirsiz ve düzensiz sınırlı bir kitledir. Lezyonun dansitesi meme parankiminden yüksek veya ona eşittir. Lezyonun kenarında ince lineer spiküler uzantılar bulunur. Mammografide spiküler uzantıları bulunan kitle infiltratif meme kanserinin tipik görüntüsüdür .
Meme kanserinin karakteristik ultrasonografik görünümü, düzensiz ve belirsiz konturlu, hipoekoik, heterojen iç eko yapısında, solid kitle şeklindedir . Lezyon posteriorunda % 40-60 oranında geniş bir akustik gölge izlenir. Tümör çevresinde invazyon veya desmoplastik reaksiyon bulgusu olan değişik kalınlıkta ekojen rim (halka) izlenebilir. Meduller ve kolloid tipteki karsinomlar düzgün veya lobüle konturlu, belirgin sınırlı lezyonlar şeklinde görülebilir. Bazen fibroadenomdan ayırt edilemeyecek düzeyde benign görünümlü olabilir. Tümörlerde US ile meme cildindeki kalınlaşma kolaylıkla değerlendirilebilir. Kalınlaşmış cilt daha ekojen görülür. Makrokalsifikasyonlar, posterior akustik gölgelenmesi bulunan ekojen foküsler olarak izlenir. Küme oluşturan mikrokalsifikasyonlar yüksek rezolüsyonlu ultrasonografi cihazlarında izlenebilir.
Memesinde ele gelen kitle olan kadınlarda malignensi tespit etme oranı (15.2/1000 muayene), memede ele gelen kitlesi olmayanlara göre (2.8/1000) daha yüksektirMeme kanserleri sınıflandırılması klinik veya histopatolojik olarak yapılmaktadır .
I. NON-İNFİLTRATİF MEME MALİGNİTELERİ
1. Duktal Karsinoma in situ
Memenin primer malign neoplazmıdır. DCIS tüm meme kanserlerinin % 0.8-5’ ini oluşturur. Teşhis konulduğunda genellikle klinik olarak palpe edilebilir dönemdedir. Bu lezyonlar duktusun içerisinde çoğalarak duktus boyunca yayılırlar ve bazal membranı aşmazlar . İntraduktal karsinomların % 60’ ı kalsifikasyon içerir, mammografide karakteristik olarak pleomorfik küme yapan mikrokalsifikasyonlar ile saptanabilirler . Nadiren palpasyon bulgusu verirler. Tümöral epitel hücrelerindeki farklılıklara göre üç tipe ayrılırlar. Komedo, kribriform ve papiller tip.
Komedokarsinoma en malign tiptir. Tarama mammografilerinin amacı meme kanserinin erken evrede yakalanmasıdır . 1980 li yıllardan önce duktal karsinoma insitu (DCİS) olguları malign meme lezyonlarının % 3-5 ini oluştururken bugün bu oran % 20 nin üzerindedir. Bu artış tarama mammografilerinin yaygın kullanımına bağlıdır. DCİS vakalarının % 40-70’ i okkülttür ve % 65 olguda mikrokalsifikasyon bulunur. Üç tipi bulunan DCİS nun komedo tipinde mikrokalsifikasyon daha sıktır. Kalsifikasyonların granüler ve vermiküler tip olarak iki tipi vardır. Granüler tiplerinin şekli yuvarlak ve sınırları düzensizdir. Epitel ya da kanal içerisinde yer alırlar. Kanal içindekiler proliferasyona bağlı olarak sünger görünümündedirler. Vermiküler tip içinde yer alan kalsifikasyonlar polimorf karakter gösterirler ve daha çok komedo DCİS tipinde izlenirler. Dallanmış mikrokalsifikasyonlar V, X, Y ve Z harfleri şeklinde olabilir. Mikrokalsifikasyonlar intraduktal hücrelerin nekrozuna sekonder oluşmuş kalsifikasyonlardır . Tarama mammografilerinin yaygın olarak kullanıma geçmesi ile DCİS’ ların mammografik olarak tesbit sayısında artış görülmüştür. Yapılan çalışmalarda mammografik olarak taranan hastalardaki tesbit edilen kanser olgularının % 15-25’ i DCIS’ dur.
İnvaziv kribriform kanser tüm meme kanserlerinin % 1.7- % 3.5’ ini oluşturur. Mammografide iyi sınırlı , kalsifikasyonlar içerebilen lezyonlar şeklinde izlenirler
2. Lobüler Karsinoma in situ
Histopatolojik olarak terminal duktuslarda ve asinüslerde proliferasyonla beraber kohezyon kaybı ve az sayıda mitoz gösteren oval veya yuvarlak çekirdekli hücrelerdir. Lobüler karsinoma in situ çoğunlukla benign veya malign bir lezyona yönelik yapılan meme biyopsilerinde tesadüfen saptanır.Tüm kanserlerin % 1-6 sını noninvaziv kanserlerin % 30 unu oluşturur. Multifokal ve bilateral olup genellikle mammografik ve klinik bulgu vermez. Lobüler karsinoma in situ saptanan hastalarda infiltratif duktal ve infiltratif lobüler karsinom gelişme riski normal popülasyona göre 9 kat daha fazladır
II. İNFİLTRATİF MEME MALİGNİTELERİ
1. İnfiltratif Duktal Karsinom (Skiröz Karsinom)
Duktal karsinomlar bazal membranı tahrip edip geçtiğinde infiltratif karsinom olarak adlandırılır. Meme kanserlerinin % 65-75’ inden fazlasını oluşturur. Prognozu en kötü olan meme kanseridir. Multisentrik veya bilateral olabilir. Epitelyal ve stromal komponentlerden oluşur. Fibröz stromal komponent tümörün karakteristik klinik ve mammografik özelliklerini verir. Mammografide spiküler uzantıları bulunan kitle lezyonu şeklinde izlenir. İnfiltratif duktal karsinom gross görünümlerine göre genel olarak ikiye ayrılır; Stellat ve sınırlı.Stellat (yıldız şeklinde) karsinomlarda aksiller metastazların daha sık olduğu saptanmıştır. İnfiltratif duktal karsinomların güneş şeklindeki görünümleri daha tipiktir ve tümörün çevresindeki fibrotik yanıttan dolayı bunlar skirro karsinom olarak adlandırılmaktadır. Skirrö karsinomda fazla miktarda fibröz stroma ile elastin bulunur. Mammografilerde izlenen spikülasyonların bir kısmını bunlar meydana getirmektedir .
İnfiltratif duktal karsinomlar klasik olarak US de düzensiz ve belirsiz konturlu, heterojen ve düşük ekolu kitle şeklinde izlenir. % 40-60 oranında posterior akustik gölgelenme vardır
2. İnfiltratif Lobüler Karsinom
Meme malignitelerinin % 7-10 unu oluşturur. Bilateral ve multisentrik olma sıklığı infiltratif duktal karsinomdan iki kat fazladır, % 20 oranında bilateraldir Mammografilerde daha çok parankim yapısında bozukluk şeklinde görülür. Histolojik veya mammografik olarak infiltratif duktal karsinomu taklit edebilir. Mammografide özellikle belirgin kontur çizmeyen asimetrik dansiteler şeklinde görülmekle beraber parankimal distorsiyon veya silik düzensiz sınırlı tümöral kitleler olarak ta karşımıza çıkabilirler. Bu kanser türünde bazen mammografik olarak bulgu saptanamayabilir, ayrıca hastalar klinik olarak asemptomatik olabilir, böylece fizik muayene ve mammografi incelemelerinde gözden kaçırılabilir. Bu gibi durumlarda ultrasonografi gibi diğer teknikler kullanılmalıdır . Okkült lobuler kanserlerde son zamanlarda MR görüntüleme yöntemi ile lezyon gösterilebilmektedir
3. Meduller Karsinom
Tüm meme kanserlerinin % 5-7’ sini oluşturur. Mammografide iyi sınırlı kitle görünümündedir . Duktal tip kanserlere göre daha genç hasta grubunda görülür. 35 yaşından genç kadınlarda görülen meme tümörlerinin % 11’ i meduller kanserdir. Düşük grade’li ve iyi prognozlu tümörlerdir. Mammografik olarak meduller karsinomlar genellikle yuvarlak ve oval, lobüle konturlu, kalsifikasyon içermeyen homojen dansitede kitlelerdir. Ultrasonografik incelemede lobüle konturlu ve yer yer silik sınırlı olup, nisbeten homojen eko patterninde, posterior akustik şiddetlenme gösterirler . Aksiller lenf nodları meduller karsinomlarda reaktif olarak büyüyebilirler ve bu durum klinik evrelendirmede yanıltıcı olabilir
4. Kolloid Karsinom ( Müsinöz karsinom )
Genellikle ileri yaş kadınlarda görülürler. Tüm meme kanserlerinin % 1-7’ sını oluşturur . Genç yaş grubunda %1, 75 ve üzeri yaş grubunda ise % 7 oranında görülür (2). Tümör yavaş büyür ve gelişir, prognozu iyidir ve lenf nodu metastazı hemen hiç görülmez. Mammografilerde oldukça iyi sınırlı kitleler şeklinde izlenir. Düzgün konturlu, kalsifikasyon veya desmoplastik reaksiyon göstermeyen kitlelerdir. Patolojik olarak tümör bol miktarda müsinöz materyal ile çevrili karsinom hücrelerinden oluşur. Kolloid kanser kitleleri ultrasonografide düzgün veya hafifçe düzensiz konturlu, posterior akustik şiddetlenme gösteren homojen veya nonhomojen yapıda hipoekojen lezyonlardır .
5. Tubüler Karsinom
Meme kanserlerinin % 2 sini oluşturur. Tümör dokusunun % 75’i tubüler yapılardan oluşan infiltre duktal karsinomadır . Tümör içerisinde tubül formasyonu izlenir . Prognoz oldukça iyidir. Uzun spikülasyonlar ve mikrokalsifikasyonlar içeren küçük tümörlerdir ve boyut ortalaması yaklaşık 1 cm bulunmuştur. Histopatolojik olarak tümör, yoğun elastik stroma içinde dağınık yerleşimli tubüllere benzeyen iyi diferansiye tümöral yapılardan oluşmuştur. Tubüller % 60 oranında mammografik olarak tespit edilen mikrokalsifikasyonlar içerirler. Tubüler karsinomların aksiller lenf nodu metastazları daha az görüldüğünden ve prognozu daha iyi olduğundan bu tip meme kanserlerinin erken teşhisi özellikle önemlidir . Patchefsky ve arkadaşlarının yaptığı tarama mammografi çalışmasında buldukları 636 meme kanser vakasının % 10’ u tubüler karsinomadır .
6. Adenoid Kistik Karsinom
Adenoid kistik karsinoma genellikle tükrük bezlerinde görülen adenokarsinomanın nadir bir varyantıdır. Ancak bu formdaki tümörler meme, trakeo-bronşial ağaç, uterin serviks, larenks ve bartolin bezinde de görülür. Meme kanserlerinin % 1 den daha küçük bir bölümünü oluşturur. Aksiller lenf nodu tutulumu ve uzak metastazlar nadir görülür. Mammografide diğer benign ve malign tümörlere benzer yuvarlak, lobule nodüller şeklinde görülür .
7. İnfiltratif Papiller Karsinom
Tüm meme kanserlerinin % 1-2’ sini oluşturur. Ortalama yaş 63-67 dir. Mammografide geniş ve iyi sınırlı kitleler halinde izlenirler, makrolobülasyon izlenebilir, tek veya multiple sahalarda mikrokalsifikasyonlar sıktır. Ultrasonografide ise kompleks kistik kitle görülür .
9. Paget Hastalığı (Meme başı karsinoması)
Paget hastalığı meme başının kronik ekzamatoid görünümü ile beraber santral duktal karsinomun bulunmasıdır. Paget tüm meme kanserlerinin % 1-5’i oranında izlenir . Genellikle unilateraldir. Meme başında yanma, kaşınma ve ağrı ile başlar. Hiperemi ve ülserasyon meydana gelir. Cilt lezyonu genelde derinde bulunan infiltratif veya intraduktal meme kanseri ile ilişkilidir. İleri yaşlarda sıktır. Mammografilerde meme başı ve areolada kalınlaşma, subareoler kitle, meme başında kalsifikasyonlar izlenir. Meme başının altındaki duktuslar dilatedir. Sıklıkla menapozal veya perimenapozal kadınlarda görülür .
10. İnflamatuar Meme Kanseri
Meme kanserleri içerisinde en letal form olan inflamatuar meme kanser ilk olarak 1814 yılında Charles Bell tarafından memede kitle, ağrı ve kitlenin üzerindeki ciltte renk değişikliği olarak tanımlanmıştır. Dermal lenfatiklerde invazyon vardır. Primer ve sekonder olmak üzere iki tipte görülür. En karakteristik mammografik görünümü memede diffüz olarak artmış doku dansitesidir, cilt ve ciltaltı dokularının kalınlığında artış izlenir. Meme başı retraksiyonu veya aksiller lenfadenopatiler izlenebilir .
III. DİĞER MALİGN MEME LEZYONLARI
1. Lenfoma ve Lösemi
Memenin primer non-hodgkin lenfoması memenin malign lezyonlarını % 0.1-0.5 ini oluşturur . Lenfomatöz veya lösemik depozitler genellikle dissemine ve multisentrik hastalığın infiltrasyonlarıdır. Mammografilerde stromal dansitede diffüz artış, ciltte kalınlaşma, parankimal nodüler kitleler ve aksiller lenfadenomegaliler görülür . Lenfomalar aksiller veya intramammer lenfadenopatiler oluşturabilir ya da iyi veya kötü sınırlı meme nodülleri şeklinde görülebilirler .
2. Metaplastik kanserler
Skuamöz ve sarkomatöz metaplaziler en sık invaziv duktal karsinomlarda, primer meme sarkomlarında ve phylloid tümörde görülebilen yassı hücreli, spindle hücreli ya da heterolog mezenşimal büyüme gibi patolojik bulgulardır. Genellikle az diferansiye tümörlerde görülürler ve kötü prognoz gösterirler. Meme kanserlerinde metaplastik değişiklikler seyrektir
3. Sarkomlar
Fibrosarkomlar en sık primer meme sarkomlarıdır. Fibroadenoma benzerler, ancak düzensiz konturlu, lokal infiltrasyon gösteren ve çok hızlı büyüyen kitlelerdir.
4. Metastatik Meme Lezyonları
Memeye metastazlar, meme malignitelerinin % 1-2 sini oluşturur . Mammografik görünümleri fibroadenoma benzeyen iyi sınırlı bir kitle şeklinde olabilir. Memeye en sık karşı memeden, lenfoma, melanom, yumuşak doku sarkomları, granülositik sarkoma , akciğer bronş karsinomu , mide, prostat, over ve serviks malignitelerinin metastazları görülür . Daha az sıklıkla memeye metastatik tranzisyonel hücreli karsinoma metastazı bildirilmiştir Metastazlar en sık soliter ve düzensiz konturlu kitleler şeklinde görülür. Memeye metastazların % 85’ i soliter ve unilateraldir, mammografide metastazlar yuvarlak, multiple, düzensiz kenarlı kitleler şeklinde izlenirler. Ultrasonografide multiple hipoekoik solid kitleler görülür.Meme kanserlerinin kendi metastazları ise sıklıkla, akciğer, karaciğer, kemik, plevra, sürrenal ve böbreklere olmaktadır. Daha az sıklıkla metastazlar dalak, pankreas, over, beyin, temporal kemik ve tiroidde izlenmektedir.

15.09.2008

MEME KANSERİ

1 yorum




Kanser Nedir ?


Vücudumuzdaki tüm organlar hücrelerden yapılmışlardır. Hücreler çok küçük birimlerdir ve ancak mikroskop altında görüntülenebilirler.Normal vücut hücreleri sistemli bir şekilde büyür, bölünür ve ölür. Hayatımızın ilk yıllarında yetişkin oluncaya dek normal hücreler daha hızlı bölünür. Yetişkinliğe ulaşılmasının ardından, pek çok dokuda hücreler yanlızca ölen hücreleri yenilemek ve yaralanmaları gidermek amacı ile bölünmeye devam eder. Normal şartlar altında, eğer yeni hücreler gerekmiyorsa her hücrenin içinde bulunan bazı mekanizmalar hücreye bölünmesini durdurmasını söyler.
Buna karşın kanser hücreleri, büyümeye ve bölünmeye devam ederler ve vücudun diğer bölgelerine yayılırlar.Kanser hücreleri birikerek tümörleri (kitleleri) oluştururlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler yada tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan yada lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir. Tümör vücudun başka bölgelerine yayılmış olsa da orijinal olarak oluştuğu organın adı ile anılır. Örneğin kemiklere sıçramış olan prostat kanseri hala prostat kanseri, akciğerlere sıçramış olan meme kanseri hala meme kanseridir.
Vücudumuzda ki tüm organlar hücrelerden yapılmışlardır. Hücreler çok küçük birimlerdir ve ancak mikroskop altında görüntülenebilirler.
Normal vücut hücreleri sistemli bir şekilde büyür, bölünür ve ölür. Hayatımızın ilk yıllarında yetişkin oluncaya dek normal hücreler daha hızlı bölünür. Yetişkinliğe ulaşılmasının ardından, pek çok dokuda hücreler yanlızca ölen hücreleri yenilemek ve yaralanmaları gidermek amacı ile bölünmeye devam eder. Normal şartlar altında, eğer yeni hücreler gerekmiyorsa her hücrenin içinde bulunan bazı mekanizmalar hücreye bölünmesini durdurmasını söyler.
Lösemi genellikle tümör oluşturmayan bir kanser türüdür. Lösemide kanser hücreleri kan ve kan oluşturan organlarda (kemik iliği, lenf sistemi ve dalak) gelişir, ve diğer organların dokuların içinde dolaşır, birikebilir.
Akılda tutulmalıdır ki, tüm tümörler kanser değildir. Kanser olmayan tümörler metastaz yapmaz ve çok seyrek görülen istisnalar dışında yaşamsal tehlike oluşturmazlar.
Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınıflandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde, var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.
Kanser istatistiklerinin diğer ülkelere oranla daha iyi tutulduğu amerikada, bu istatistikler göstermiştir ki erkeklerin yarısı kadınların ise üçte biri hayatlarının bir evresinde kansere yakalanacaklardır. Günümüzde, milyonlarca insan kanserli yada kanseri tedavi edilmiş olarak yaşamaktadır. Sigaranın bırakılması yada daha sağlıklı beslenme alışkanlıklarının adaptasyonu gibi aktivitelerle yaşam stilinin değiştirilmesi, pek çok tür kansere yakalanma riskini önemli oranlarda azaltılabilir. Kanser tanısı ne kadar erken konursa, tedavisi o kadar erken başlar ve kanser tedavisi ne kadar erken başlarsa tedavinin başarıya ulaşma şansı da o kadar yüksek olur.

Meme Kanserine Nasıl Tanı Konulur?
Meme kanserinin en yaygın belirtisi ağrısız bir kitlelenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların %10 kadarı, kitle olmaksızın ağrı hissetmektedir. Meme kanserinin daha seyrek gürülen belirtileri arasında, göğüste oluşan geçici olmayan değişimler, (örneğin kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş yada bozulmalar, ve anlık akıntılar, aşınma, göğüs ucunun hassaslaşması yada içe dönmesi de dahil olmak üzre göğüs ucu belirtileri). Tedavisi en kolay olan erken aşamadaki meme kanseri tipik olarak hiç bir belirti göstermezler. Bu nedenle, kadınların meme kanserinin erken tanısı için önerilen kontrol programlarını uygulamaları çok önemlidir.
Meme kanserine erken aşamada tanı konması, tedavi seçeneklerinin sayısını, tedavinin başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını önemli oranda arttırır. Erken tanı için temelde önerilen biri birini tamamlayıcı üç yöntem vardır;
• Kişisel (Kendi kendine yapılan) göğüs kontrolleri
• Klinik (Doktor tarafından yapılan) göğüs kontrolleri
• Mamogramlar
Normal de doktorlar 20 yaşından sonra her ay kişisel göğüs kontrollerinin yapılmasını, kırk yaşından sonrada yılda bir kez olmak üzere klinik göğüs kontrollerini ve mamografiyi önermektedirler. Ancak daha sonraki mamogramlarınıza referans olması için otuzlu yaşlarınızda en azından bir mamogram çektirerek saklamanız önerilir. Burada verilen başlama yaşları, toplumun geneli için önerilmektedir, eğer yüksek risk grubunda olduğunuzu düşünüyorsanız kontrol programınızı dokturunuz ile konuşmalısınız. Kanserlerin küçük bir bölümü mamografi tarafından tanımlayamayacağı için, mamografiyi klinik göğüs kontrollerine alternatif olarak görmek yanlıştır.
Eğer bu testlerden birinde normal olmayan bir belirtiye rastlanırsa, durumu açıklığa kavuşturmak için belirleyici testler yapılacaktır. Unutmayın ki, göğüs kontrollerinde bulunan kitlelerin büyük bir kısmı kanser olmayan gelişimlerdir.
Kontroller sonrası şüphelerin giderilemediği durumlarda, kesin tanının konması amacıyla biyopsi yapılır. Kitlenin büyüklüğüne, yerine, doktorun yada hastanın tercihine bağlı olarak biyopsi lokal anestezi alıtında iğneler le yapılabileceği gibi, ameliyatla kitlenin çıkarılmasıyla da yapılabilir.
Meme kanseri tedavisi ile ilgili kararlar hasta ve doktor tarafından birlikte alınmalıdır. Bu kararlar alınırken, kanserin aşaması, hastanın yaşı, diğer sağlık problemleri, önerilen tedavilerin riskleri ve getirecekleri yararlar göz önünde tutulmalıdır. Meme kanseri tanısı konmuş kadınların hemen hepsi göğüs ameliyatı geçirirler. Ameliyat sonrası bu tedaviyi tamamlamak amacıyla, radyasyon (ışın) tedavisi, kemoterapi, hormon tedavisi ve monoklinal antikor tedavisi gibi bugün standartlaşmış olan kanser tedavilerinden biri yada birkaçı uygulanır.
Bu tedaviler yerel ve sistematik tedaviler olmak üzre iki ana gurupta toplanabilir. Yerel tedaviler vücudun yanlızca bir bölgesinde yapılan ameliyat yada radyasyon tedavisidir. Sistematik tedaviler ise vücudun tümünde üzerinde yapılan tedavilerdir.

Meme Kanseri Nasıl Tedavi Edilir?
Ameliyat :
Göğüs ameliyatlarının temel amacı göğüste ve lenf bezlerinde bulunan kanserli hücreleri ve tümörü almaktır. Lampektomi operasyonunda, kanserli kitle ve onun etrafından bir miktar sağlıklı göğüs dokusu alınır. Basit yada toptan Mastektomi'deyse göğsün tamamının alınması operasyonudur. Değiştirilmiş radikal mastektomi operasyonunda göğsün tamamı ve koltuk altı lenf bezleri alınır, ancak radikal mastektomide olduğu gibi göğsün altında göğüs duvarında bulunan göğüs kasları alınmaz. Radikal mastektomi, göreceli olarak daha hafif olan ameliyat alternatiflerinin verimliliğinin artması sonucu günümüzde daha az tercih edilen bir ameliyat seçeneği olmuştur.
Hem lampektomi hem de mastektomi operasyonları genelde, koltuk altı lenf bezlerinin alınması operasyonu ile birlikte yapılır. Koltuk altı lenf bezleri alındıktan sonra kanserin buraya sıçrayıp sıçramadığı test edilir. Testlerin sonuçları tedavinin sonraki aşamalarına karar verilmesinde önemli rol oynar. Koltuk altı lenf bezleri bölgesinde yapılan ameliyat yada ardından gelen radyasyon tedavisi, lenf sıvısı dolaşımının aksaması ve sıvı birikimi ile ilintili olarak kolda ödem benzeri oluşumlar oluşmasına neden olabilir, bu durum lymphedema olarak bilinir. Yanlızca anahtar konumunda olan bir kaç lenf bezinin çıkartılması ile kanserin ne kadar yayıldığının belirlendiği yeni yöntemler, toplam lenf dolaşımında daha az değişikliğe neden oldukları için erken aşamadaki hastalarda daha tercih edilir yöntemler olmuşlardır. Bu yeni yöntemler arasında en çok yaygınlık kazanmış olanı 'Sentinel Node Biopsy' olarak adlandırılmaktadır.
Lampektomi operasyonu sonrası büyük bir çoğunlukla altı ila yedi hafta kadar sürecek olan radyasyon tedavisi yapılır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, lampektomi ve ardından uygulanan radyasyon tedavisi pek çok durumda mastektomi kadar etkindir.
Radyasyon Tedavisi
Radyasyon (Işın) tedavisi ameliyat sonrası göğüste, göğüs duvarında veya koltuk altında kalmış olabilecek kanser hücrelerini öldürmekte kullanılabileceği gibi, ameliyat öncesinde ameliyatta alınacak olan tümörün boyutunun küçültülmesi amacıylada kullanılabilinir. Yakın geçmişte kat edilen teknolojik ilerlemeler, bu tedavinin daha hassas ve arzulanan bölgeye daha başarılı olarak odaklanarak yapılabilmesine olanak tanımıştır. Bunun bir sonucu olarak radyasyon tedavisinin yan etkilerinde büyük oranlarda azalma gözlemlenmiştir.

Sistematik Tedaviler
Meme kanserinin tedavisinde kullanılan sistematik tedavi seçenekleri arasında kemoterapi, hormon tedavisi ve monoklinal antikor tedavisi vardır. Gözlemlenebilen tümörün ameliyat ile alınması sonrasında yapılan sistematik tedavi alınmış olan tümörden ayrılarak vücudun başka yerlerine gitmiş olabilecek kanser hücrelerini yok etmeyi hedefler. Ameliyat sonrası yapılan bu tip sistematik tedavilere tamamlayıcı anlamına gelen adjuvan tedaviler denir. Alınan tümörün boyu, histolojisi, kanserin lenf bezlerine sıçrayıp sıçramadığı adjuvan sistematik tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesinde önemlidir. Adjuvan sistematik tedavilerin etkinliği, deneklerin rastgele seçildiği 400 den fazla klinik deneyde test edilmiştir. Bu çalışmalar göstermiştir ki, adjuvan sistematik tedavilerin yararları (meme kanserinin yenilemesi, ve ölüm oranları göz önüne alındığında) tedaviden sonraki 15 yılın sonrasında bile gözlemlenebilmektedir.
Sistematik tedavi tanı anında meme kanseri ileri aşamada olan hastalarının tedavisinde de kullanılır. Bu gibi durumlarda, kanserin büyük bir çoğunluğunun ameliyat ile alınması olası değildir ve sistematik tedaviler temel tedavi yöntemi olurlar.
Kemoterapi
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bazı kemoterapi ilaçları birlikte alındıklarında, tek başına alınan ilaçlardan daha etkin olmaktadırlar. Kemoterapinin ilk aşamasında genellikle cyclophosphamide, methotrexate, fluorouracil, doxorubicin (Adriamycin), epirubicin, ve paclitaxel (taxol) adlı ilaçların özel karışımları kullanılır. Kanserleri bu ilk aşama ilaçlara dayanıklı hale gelen hastaların yaklaşık olarak %20 ila %30'u ikinci aşama kemoterapi ilaç tedavisine cevap verirler.
Hormon Tedavisi
Östrojen, yumurtalıklar da üretilen bir hormondur ve bazı meme kanserlerinde kanserin büyümesine yardımcı olur. Yapılan testler sonucu kanser hücrelerinde östrojen veya progesteron hormonları için algılayıcılar bulunan kadınlar, östrojenin bu hücreler üzerindeki etkilerini durdurucu ilaçlar önerilebilinirler. Bu amaçla günümüzde en yaygın olarak kullanılan ilaç tamoxifen'dir. Araştırmalar göstermiştir ki, tamoxifen meme kanserinin yıllık yenileme riskini %26, yıllık ölüm oranını %14 oranında düşürmektedir. Kanser hücrelerinde yukarıda sözü geçen hormon algılayıcıları bulunan kadınlar dan hem menepoz öncesi hemde menepoz sonrası olanlar hormon tedavisinden yararlanabilirler. Yumurtalıkların alınması yada ilaç ile yumurtalık işlevlerinin askıya alınması tedavisi gören menopoz öncesi kadınlarda östrojen üretimi önemli ölçüde azaldığından yaşam oranlarında önemli gelişmeler gözlemlenmiştir.
Monoklonal Antikor Tedavisi
HER-2 adındaki bir protein meme kanseri hücrelerinin büyümesini düzenlemekte önemli bir rol oynar. Meme kanserlerinin yaklaşık olarak üçte birinde, bu protein aşırı miktarlarda bulunur. Trastuzumab (Herceptin) bir monoklinal antikor tedavisi şeklidir ve kanserlerinde aşırı miktarda HER-2 proteini olan hastalarda HER-2 proteinin etkilerini bloke eder. Kemoterapi sonrasında tümörleri büyümeye devam eden hastalarda, herceptin yanlız kullanılabileceği gibi kemoterapi ile birlikte de kullanılabilinir. Her iki durumda da, bu tedavi sonrasında bazı kanserlerin küçüldüğü ve yaşam süresinin uzadığı gözlemlenmiştir.
Kemoterapi
Bu bölümde meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi ve yan etkileri hakkında genel bilgiler bulacaksınız. Kemoterapide kullanılan ilaçlar hastalara göre özel olarak karıştırılır, dozajı, verilme şekli ve verilme süreci de hastalara özel olarak ayarlanır, bu nedenle kemoterapinin yan etkileri de hastadan hastaya çok büyük farklılıklar gösterebilir. Bu bölümde kemoterapinin pek çok yan etkisi detayları ile açıklanmışsada, söz konusu yan etkilerin pek çoğunun geçici ve kemoterapinin hemen ardından oluştuğu akılda tutulmalıdır. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Meme kanserinin tedavisinde kemoterapi vazgeçilemez bir tedavi şeklidir ve genellikle ameliyat veya diğer tedavilerle birlikte kullanılır. Meme kanseri hastaları göreceleri kemoterapinin tüm boyutlarını doktorları ve kanser tedavi ekibi ile tartışmalıdırlar.
Kemoterapi nedir?
Kemoterapi, antikanser ilaçlarının kullanılarak tümörlerinin büyümesinin önlenmesi yada kontrol altına alınmasıdır. Kemoterapi genellikle diğer tedavileri tamamlamak amacı ile yapılır, bu tip kemoterapiler adjuvant kemoterapi olarak adlandırılırlar. Öncelikli olarak yapılan ameliyat yada radyoterapi tedavileri meme kanserinin bölgesel (göğüs) tedavisini amaçlar. Kemoterapi genellikle el ya yada koldaki küçük damarlara geçici iğneler aracılığı ile, yada daha büyük damarlara takılan port adı verilen vücut içi araçlar yardımı ile verilir. Bazı kemoterapi ilaçları hap yada şurup formunda ağızdan verilebilir. Bunun yanısıra kas yada deri altına veya tümör bölgesine doğrudan enjeksiyon şeklinde verilen kemoterapi ilaçlarıda vardır.
Kemoterapinin kullanım amaçları arasında:
• Kanserin tedavisi
• Kanserin vücudun diğer bölgelerine yayılmasının durdurulması
• Kanserin büyümesinin yavaşlatılması
• Kanser hücrelerinin öldürülmesi
• Kanserin verdiği şikayetlerin azaltılması
Kemoterapi sistematik bir tedavi şeklidir, başka bir değişle, kan dolaşımı aracılığı ile vücudun tüm bölgelerine yayılır, vücuttaki tüm doku ve organları etkiler. Bu açıdan bakıldığında, kemoterapi ameliyat ve radyoterapi gibi yerel tedavi amaçlayan tedavilerden farklıdır. Her hastanın özellikleri incelenerek, kanserin en etkin tedavisi hem yerel hem de sistematik tedavilerin uygun bir karışımının uygulanması ile sağlanır.



Kemoterapinin Verilme Şekilleri
Kemoterapi alan meme kanseri hastaları, bir ilaç alabilecekleri gibi birden fazla ilacın birden veridiği karışımları da alabilirler. Pek çok doktor birden fazla ilacın karıştırılarak birden verildiği kombinasyon tedavisinin tek ilaçla yapılan tedaviden daha etkin olduğu konusunda hem fikirdirler. Kombinasyon tedavisi, karışımında bulunan ilaçların her birinin daha az oranda alınmasına rağmen kanser hücrelerinin kontrol altına alınmasında daha iyi sonuçlar vermiştir. Daha yüksek dozda verilen tek ilaçlık kemoterapi tedavileri ile karşılaştırıldığında kombinasyon kemoterapisi daha iyi sonuçlar vermesinin yanı sıra daha az yan etkilere yol açmaktadır. Günümüzde, farklı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan 90 dan fazla kemoterapi ilacı vardır.

Kemoterapi meme kanseri hastalarının alabileceği tek tedavi olabileceği gibi ameliyat gibi diğer tedavilerden önce yada sonra da uygulanabilir. Ameliyat öncesi yapılan ve tümörün boyutunu küçültmeyi amaçlayan kemoterapilere neoadjuvant kemoterapi adı verilir. Bunun yanı sıra, neoadjuvant kemoterapi hastanın tümörü üzerindeki en etkin ilacın ve dozajın bulunması amacı ile de kullanılabilinir. Bu amaçla tedavi süresince tümörün gelişimi gözlemlenir.

Ameliyat gibi yerel tedavilerin sonrasında yapılan kemoterapiye adjuvant kemoterapi adı verilir. Çalışmalar göstermiştir ki göğsün alınması (mastektomi) yada kitlenin alınması (lumpektomi) operasyonlarının ardından yapılan adjuvant kemoterapi meme kanserinin yeniden oluşması riskini önemli bir ölçüde azaltmaktadır. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslar arası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır.

Kemoterati ilaçları ve veriliş şekilleri genellikle her hasta için ayrıca düzenlenir. Kemoterapi planlanlanırken, hastanın yaşı, genel sağlık durumu, kanserin durumunu gösteren aşama (stage) ve sınıfı (grade) gibi parametreler, diğer sağlık problemleri, geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılması planlanan tedaviler göz çnünde tutulmalıdır. Meme kanseri tedavisinde uygulanan kemoterapi genellikle üç ila altı ay sürer. Bu süre içinde ilaçlar günlük, haftalık, aylık yada hastanın ilaçlara gösterdiği tepkiler göz önüne alınarak başka aralıklarla verilebilir. Kemoterapi seansları genellikle sürekli olmaz, çünki kemoterapi ilaçları kanseri hücreler kadar sağlıklıları da etkiler. Doktorların, kemoterapinin hastalar üzerindeki etkilerini gözlemlemek için uyguladıkları pek çok yöntem vardır. Bunların arasında, fiziksel muayeneler, kan testleri, bilgisayarlı tamografiler, MR taramaları ve röntgen çekimleri vardır.

Meme kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi kombinasyonları arasında:
• cyclophosphamide (Cytoxan), methotrexate (Amethopterin, Mexate, Folex), ve fluorouracil (Fluorouracil, 5-Fu, Adrucil) (bu terapi CMF olarak adlandırılır)
• cyclophosphamide, doxorubicin (Adriamycin), ve fluorouracil (bu terapi CAF olarak adlandırılır)
• doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide (bu terapi AC olarak adlandırılır)
• doxorubicin (Adriamycin) ve cyclophosphamide ile paclitaxel (Taxol)
• doxorubicin (Adriamycin), ve ardından CMF
• cyclophosphamide, epirubicin (Ellence), ve fluorouracil
Yukarıda verilenlere ek olarak meme kanseri tedavisinde sıkça kullanılan diğer ilaçlar arasında
docetaxel (Taxotere), vinorelbine (Navelbine), gemcitabine (Gemzar), and capecitabine (Xeloda) vardır. (İlaçların ticari isimleri parantez içinde verilmiştir)

Kemoterapinin Potansiyel Yan Etkileri
Meme kanserinin tedavisi için kemoterapi gören hastalarda, bu tedaviye bağlı olarak görülen yan etkiler bazı faktörlere bağlı olarak oldukça fazla farklılık gösterebilir. Bu faktörlerin arasında, kullanılan ilaçların tipleri, dozajları, ve verilme süreleri vardır. Akılda tutulmalıdır ki, bu bölümde açıklanan yan etkiler olası yan etkilerdir ve bazı hastalar bu yan etkilerden hiç etkilenmezken bazı hastalar bir yada bir kaçından etkilenir. Pek çok durumda, meme kanserinin kemoterapi ile tedavisinin yararları, kemoterapinin riskleri, verdiği rahatsızlıklar ve yan etkileri ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür.
Kemoterapinin en yaygın yan etkileri:
• Mide bulantısı ve kusma
• Saç kaybı (alopecia)
• Yorgunluk
Bazı kemoterapi ilaçları midenin ve bağırsakların iç yüzeyini oluşturan dokuları hassaslaştırabilir. Cisplatin, cyclophosphamide, doxorubicin ve yüksek dozlarda verildiğinde etoposide mide bulantısı ve kusmaya yol açması daha olası kemoterapi ilaçlarıdır. Bazen mide bulantısı ve kusma tedavinin hemen ardından yada tedaviye başlanması ile başlar. Bazı durumlarda da hastalar beklentilerinden etkilenerek mide bulantısı yaşayabilirler, bu hastaların mide bulantısı ile tedavi arasında kurdukları psikolojik ilişkilendirmenin bir sonucudur. Pek çok durumda, kemoterapinin yan etkisi olarak görülen bulantı ve kusmanın önüne geçilmesi için ilaçlar verilebilir.
Saç kaybı (alopecia) kemoterapinin diğer bir yaygın yan etkisidir. Oluşan saç kaybı geçicidir ve bazı kadınlarda saç köklerinin kemoterapi ile zayıflayarak daha hızlı saç dökülmesine yol açması nedeni ile oluşur. Saçlarını kaybeden kadınlarda saç kaybı ikici kemoterapi civarında oluşur. Kemoterapinin bitmesi ile saçlar geri gelir, ancak bazı hastalarda saçlar hastanın kemoterapi öncesi sahip olduğundan farklı olarak geri gelebilir (Düz yada kıvırcık saçlar gibi). Kemoterapi ile saçlarını kaybeden kadınlar, kemoterapi boyunca değişik eşarplar, şapkalar yada peruklar kullanabilirler.
Beyaz (akyuvarlar) ve kırmızı (alyuvarlar) kan hücreleri ile kanamayı önleyici kan hücreleri olan platelet lerin sayısının azalması kemoterapinin diğer bir olası yan etkisidir. Akyuvarlar vücudun bağışıklık sisteminin temel taşlarındandır. Normalde bir milimetreküp kanda 4,000 ila 10,000 tane arasıda akyuvar bulunur. Akyuvar sayısının bu normal değerlerin altına inmesine leukopenia denir. Aslında bir kaç çeşit akyuvar hücresi vardır, neutrophils adı verilen akyuvar hücreleri vücudun enfeksiyonlarla savaşmasına yardım ederler. Bu hücrelerin sayısının çok fazla azalmasına neutropenia adı verilir. Neutropenia kemoterapi tedavisi boyunca kontrol edilmesi gereken bir yan etkidir, ve genellikle bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar yardımı ile tedavi edilebir.
Kemoterapi kandaki alyuvar sayısının azalmasına da neden olabilir. Normalde, bir milimetreküp kanda 4 ila 6 milyon tane alyuvar vardır. Alyuvar sayısının normal değerlerin altına düşmesi ile anemi oluşur. Yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, nabız da ve soluma hızında artış anemisi olan hastalarda görülebilen şikayetler arasındadır. Anemi bazı durumlarda ilaçlarla tedavi edilebileceği gibi, alyuvar sayının çok azalması kan naklini gerektirebilir.
Kemoterapi gören hastaların bazılarında platelet sayısı normal değeri olan millimetreküpte 150 ila 450 bin adetten daha aza inebilir. Bunun bir sonucu olarak hastalar da küçük ve büyük berelenmelere olan yatkınlığın artması, kesilmeler sonucunda normalden uzun süren kanamalar, burun ve diş eti kanamaları görülebilir. Platelet sayısı aşırı şekilde azalan hastalarda iç kanamalar da görülebilir. Bu gibi durumlarda hastalara platelet aktarımı yapılır. Bunun yanı sıra bazı durumlarda operlvekin (Neumega) gibi ilaçlarda verilebir.
Kemoterapi alan kanser hastaları, kemoterapinin erken menepoza yada kısırlığa yol açabileceğini bilmelidirler. Kemoterapiye başlandığında doğal olarak menapoza girmeye yakın olan kadınların kemoterapinin sonucu olarak daha erken menapoza girme olasılığı daha fazladır. Kemoterapi alan kadınların bir kısmıda menapoza girmekte olan kadınlarda görülen belirtiler görülebilir, bunların arasında ani terlemeler, vajinal kuruluk ve adet dönemlerinde düzensizleşmeler vardır. Bu şikayetler seyrek görülen şikayetler değildirler ve genellile ilaçla yada kemoterapi tedavisinde yapılan değişikliklerle tedavi edilebilirler. Bu tip şikayeti olan kadınların, bu durumu doktorları ile tartışmaları önerilir. Kemoterapi ilaçları hamilelikte alındıklarında sakat doğumlara neden olabilirler, bu nedenle kadınların kemoterapi boyunca hamile kalmamalırı önerilir. Tedavi sonrası çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin bu isteklerini doktorları ile tartışmaları önerilir. Yapay döllenme veya benzeri yöntemlerde kullanılmak amacı ile sperm veya yumurtanın tedavi öncesi alınarak saklanması gibi yöntemler yüksek risk grubundaki kadınlara önerilebilinilir.
Kemoterapinin bunlar dışındaki yan etkileri arasında:
• Enfeksiyon riskinin artması
• Ağız yaraları
• Tad alma duygusunda değişmeler
• İştah azalması
• İshal yada Kabızlık
• Karıncalanma veya yanma hisleri
• Ellerde ve ayata uyuşma hissi
• Deri rahatsızlıkları (kızarıklık, döküntü, akne)
• Tırnaklarda koyulaşma, kırılganlaşma yada çatlama
• Böbrek ve mesane enfeksiyonları
• Kemoterapinin hemen ardından gelen nezle benzeri belirtiler
• Vücutta sıvı toplanması
Bunlara ek olarak, bazı kemoterapi ilaçlarının daha başka riskleri vardır. Örneğin, uzun bir süre boyunca yüksek dozlarda alındığında doxorubicin (Adriamycin) adlı ilaç kalıcı kalp problemlerine yol açabilir. Adriamycin kullanması gereken hastalar tedavi öncesi kalp problemleri için kontrolden geçmeli ve durumları tedavi boyunca gözaltında tutulmalıdır.
Bu uzun olası yan etki listesine rağmen, kanserin kemoterapi ile tedavisinden sağlanan yararlar olası komplikasyınlar ve riskler ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür, ve genellikle uygun ilgi ve dinlenme aracılığı ile bu yan etkilerin büyük çoğunluğunun üstesinden gelmek mümkündür.
Kemoterapinin Yan Etkilerinin Üstesinden Gelmek
Kemoterapinin bazı yan etkilerini yaşayan hastalara, bu yan etkileri azaltmak veya gidermek amacı ile ilaçlar verilebilir. Örneğin, kemoterapinin en yaygın yan etkilerinden olan mide bulantısı, kusma ve yorgunluk hissine karşı tek başına olduğu gibi diğer ilaçlarla da karıştırılarak alınabilen bir kaç çeşit ilaç vardır. Bu ilaçlardan bazıları:
Anzemet (kimyasal adı: dolasetron mesylate) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısını önleyerek veya azaltarak kusmanın önüne geçer. Araştırmacılara göre kemoterapiye bağlı bulantı hissi, ince bağırsak duvarındaki hücrelerin salgıladığı bir maddenin (serotonin) sinir sistemi tarafından algılanmasına bağlı olarak gelişmektedir. Anzemet bağırsaklarda bulunan sinirlerin merkezi sinir sistemi ile olan bağlantısını keserek çalışır.Tablet olarak alınabileceği gibi enjeksiyon ile de alınabilir. Daha detaylı bilgi için üreticisi olan Aventis in web sayfasına baş vurabilrisiniz.
Compazine (kimyasal adı: prochlorperazine) adlı ilaç ameliyat yada kemoterapi sonucu oluşan mide bulantısının ve kusmanın kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Compazine tablet, şurup, fitil ve enjekte edilebir formlarda satılmaktadır. Compazine alınan diğer ilaçlar ve alkolle etkileşime girebilir. Daha ayrıntılı bilgiyi Compazine’nin üreticisi olan SmithKline Beecham’ın web sayfasınsan alabilirsiniz. http://www.sb.com/
Kyril (kimyasal adı: granisetron hydrochloride) birleşik devletler gıda ve ilaç idaresi tarafından (FDA) kemoterapi hastalarında mide bulantısına karşı kullanılması onaylanmış bir ilaçtır. Kyril genellikle kemoterapiye başlanmadan bir saat kadar önce verilir. Bazı durumlarda ilk dozdan 12 saat sonra ikinci bir doz da verilebilinilir. Kyril tablet yada enjekte edilebilinir formda satılmaktadır. Daha detaylı bilgiyi kyril’in üreticisi olan SmithKline Beecham’ın web sayfasında bulabilirsiniz. http://www.sb.com/
Phenergan (kimyasal adı: promethazine) yatıştırıcı, ve orta düzeyde bulantı önleyici özellikler içerir. Kemoterapiye bağlı bulantının önlenmesi veya tedavi edilmesi amacı ile kullanılabilir. Phenergan şurup, fitil ve enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır. Phenergan hakkında daha detaylı bilgi almak için ilacın üreticisi olan Wyeth-Ayerst’in internet sayfasına bakabilirsiniz, http://www.wyeth.com/products/phenergan.asp
Procrıt (Kimyasal adı: Epoetin Alfa) kemoterapiye bağlı kronik yorgunluğun daha fazla sayıda kırmızı kan hücresi üretilmesi ile azaltılması amacı ile kullanılır. Kemoterapi kanserli hücreleri olduğu kadar normal hücreleri de etkiler. Bunun bir sonucu olarak kemoterapi kırmızı kan hücrelerinin sayısının azalmasına yol açarak anemiye sebep olur. Gözlemlenebilen en belirgin yan etki aşırı yorgunluk hissidir. Procit hakkında daha detaylı bilgiyi, http://www.procrit.com/ adresinde bulabilirsiniz.
Zofran, kemoterapiye bağlı kusma ve mide bulantısının önüne geçmek amacı ile kullanılır. Zofran hap, sıvı solüsyon yada enjekte edilebilir formlarda satılmaktadır. Hap formunda ki Zofran’ın ilk dozu genellikle kemoterapi seansının başlamasından 30 dakika önce verilir ve daha sonraki Zofran hapları kemoterapi sonrasındaki bir – iki gün boyunca düzenli aralıklarla alınır. Zofran hakkında daha detaylı bilgiyi ilacın üreticisi olan Glaxo Wellcome’ın internet sayfalarında bulabilirsiniz, http://www.glaxowellcome.com/.
Kemoterapi süresince düşük kan sayımı gösteren hastalara, kan hücreleri ve plateletlerin sayılarının arttırılması amacı ile ilaçlar verilebilir. Verilen ilaçlar sayısının arttırılması hedeflenen kan hücrelerinin tipine göre değişir. Örneğin, bir beyaz kan hücresi olan neutrophil’lerin sayısının azalması neutropenia denilen hastalığa neden olur. Bu hastalara, özel büyüme faktörleri içeren ilaçlar verilebilir, bunların içinde kimyasal adı sargramostim olan Leukine ve kimyasal adı filgrastim olan Neupogen vardır.
Yüksek Dozda Kemoterapi / Kemik İliği Nakilleri / Kök Hücre Kurtarımı
Yüksek dozda kemoterapi kullanımı ile meme kanseri tedavisi, bu konunun uzmanları arasında hala tartışılmakta olan bir yöntemdir. Yapılan pek çok araştırma, yüksek dozlu kemoterapinin geleneksel kemoterapi tedavisinden daha iyi olduğu tezini desteklememiştir. Ancak, bazı araştırmalarda ilerlemiş aşamadaki meme kanseri hastalarının yüksek dozlu kemoterapi ile tedavisi sonrasında umut verici iyileşmeler gözlenmiştir. Günümüzde, bu tedavi yakından takip edilen klinik deneylere katılmakta olan ilerlemiş düzeyli meme kanseri hastaları için önerilmektedir.
Uzun süren yüksek dozlu kemoterapi tedavileri kemik iliği hücrelerine zarar verebilir. Bunun bir sonucu olarak, yüksek dozlu kemoterapi alan hastalara kemik iliği nakli yada kök hücre aşılanması gerekebilir.
Kemik iliği nakli tedavisinin aşamaları;
• Hastadan kemik iliği hücreleri çıkartılır ve dondurulur
• Yüksek dozlu kemoterapi uygulanır
• Daha önceden çıkarılmış olan kemik iliği hücreleri, bir operasyonla geri enjekte edilir
• Enjekte edilen hücreler, çoğalmaya ve kan hücreleri üretmeye başlarlar.
Kemik iliği nakli olasılığı yüksekse, doktorlar kemoterapi öncesi hastanın bacak yada kalça kemiğinden ilik örnekleri alırlar. Çıkartılan bu kök hücreler, korunmaları amacı ile hemen dondurulurlar. Daha sonra hastaya yüksek dozlu kemoterapi uygulanır, bu süreçte vücut ta kalan kemik iliği hücrelerinin bir kısmı da ölür. Kemoterapinin tamamlanmasının ardından, korunmuş olan kemik iliği hücreleri geriye enjekte edilirler. Enjeksiyon sonrası, bu hücreler çoğalmaya başlar ve aynı zaman da beyaz ve kırmızı kan hücrelerini de üretirler.
Doktorlar yakın zamanda kemik iliği nakilleri yerine kök hücre kurtarımı yöntemini kullanmaya başlamışlardır. Kök hücreler henüz işlevsel farklılaşma göstermemiş ön hücrelerdir ve vücudun gereksinimine göre değişik hücrelere dönüşürler. Kök hücre kurtarımı yönteminde, kemoterapi öncesinde hastanın kanından kan kök hücreleri ayrılırlar. Yüksek dozda kemoterapi uygulanmasının hemen sonrasında, hastaya geri verilen kan kök hücreleri kemik iliğinin işlevini geri getirir. Araştırmalar göstermiştir ki kök hücre kurtarımı yöntemi kemik iliği nakli ile karşılaştırıldığında daha az yaşamsal risk taşımaktadır.

Sonuç
Kemoterapi kanser tedavisinde ve kanserin tekrarlama riskini azaltmada çok etkin bir yöntem olabilir. Araştırmacılar kemoterapi ve kanser tedavisi konularında önemli ilerlemeler göstermektedirler. Araştırmaların devam etmesi ile, yan etkisi daha az ve daha etkin kemoterapi ilaçlarının daha yaygın olması beklenmektedir. Buna ek olarak, kemoterapinin istenmeyen yan etkilerini önleyen ilaçların gelişimi de devam etmektedir. 2000 yılının kasım ayında yapılan uluslararası bir toplantıda, uzmanlar kanseri göğüs dışına çıkmamış hastalarda da adjuvant kemoterapinin standart tedavi olarak önerilmesi üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Meme kanseri olan kadınların kemoterapi konusunu doktorları ile tartışmaları önerilir.

Meme Anatomisi
Göğüs genelde dairesel yada göz yaşı damlası şeklindedır. Ancak göğüs dokusu köprücük kemiğinden sütyen çizgisine ve göğüs kemiğinden koltuk altına kadar bulunabilir. Bu nedenle kişisel göğüs kontrolleri yapılırken bu alanların tümünün kontrol edilmesi ve mastektomi yapılırken bu alanlardaki dokularında alınması çok önemlidir.
Göğüs süt bezlerinden, süt kanallarından, dolgu malzemesi olan yağ dokusundan ve taşıyıcı olan lif dokusundan oluşur. Süt bezleri lob adı verilen gruplarda toplanırlar. Her lob, pek çok sayıda daha küçük lob içerir. Bu küçük loblar sayısı bir düzineye varan ve küçük üzümlere benzeyen minik ampul şeklindeki bezleri içerir, ve süt burada üretilir. Göğüslere dokunulduğunda yumru yumru hissedilmesinin nedeni budur. Duct adı verilen küçük kanalcıklar üretilen sütü göğüs ucuna taşır.

Göğsün içinde kas yoktur ama, pectoralis major and pectoralis minor adı verilen iki kas göğsün altındaki kaburgalara bağlıdır.

Göğsün içinde göğse oksijen ve besin taşıyan damarlar vardır. Damarda kan ile beraber dolaşımda olan lenf sıvısı, (vücudun savunma sisteminde önemli bir rol oynar), damar duvarlarından sızar ve hücrelerin arasındaki boşlukta birikir. Bunların toplanması ve ana kan dolaşımına geri kazandırılması için lenf kanalları vardır. Bu kanallar boyunca, lenf sıvısı lenf bezleri adı verilen fasulye tanelerine benzeyen organlar tarafından süzülür. Göğüste toplanan lenf sıvısının büyük bir bölümü koltuk altına doğru toplanır, burada harici lenf bezleri tarafından süzüldükten sonra lenf sıvısı dolaşım sistemine geri döner.

11.09.2008

Meme Kanseri

0 yorum

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. ABD’de her yıl 185000 kadına meme kanseri tanısı konulmakta ve bu hastaların 46000’i yaşamını yitirmektedir.


Erkeklerde ise sıklığı daha az olmakla birlikte 1/150 oranında görülmektedir. Meme kanseri hormona bağlıdır. Kadınlarda geç menarş, erken menapoz, ve 18 yaşında gerçekleşen ilk doğum meme kanseri oluşma riskini belirgin bir şekilde azaltır. Yağlı yiyeceklerin meme kanserine yol açtığı iddiası henüz tartışmalıdır. Oral kontraseptifleri meme kanseri riski üzerine az etkileri vardır. Östrojen replasman tedavisi meme kanseri riskini azda olsa arttırmasıyla beraber yaşam kalitesi ve kemik mineral yoğunluğu üzerine yararlı etkileri bulunmaktadır. Ayrıca kalp damar hastalıklarıyla oluşan ölüm riskini azaltır. 30 yaşından önce herhangi bir nedenle terapötik amaçlı radyoterapi alan kadınlarda meme kanseri gelişme riski çok yüksektir.
TANI
Meme kanseri tanısında mamografinin büyük yararı vardır. Elle memelerin muayenesin de kitlenin saptanması erken tanı açısından önemlidir. Mamografi veya elle muayene sonucu tespit edilen kitlenin biyopsisi ile kesin tanı konulur. Kadınlar en az ayda 1 kez meme muayenesi yapmaları gerekir. Premenapozal yani menapoz öncesi dönemde ki kadınlarda soru işareti uyandıran veya şüphe götürmeyen küçük kitleler 2-4 haftada bir muayene edilmelidir. Kitle rastlanan menapoz öncesi ve sonrası kadınlarda kitlelerden biri boşaltılarak çıkan materyalin makroskopik incelemesi yapılır. Çıkan materyal kansız sıvı içeren bir kist ise ve aspirasyonla yani boşaltılarak giderilebiliyorsa hasta rutin takibe alınmalıdır. Eğer kitle sert ve boşaltılamıyorsa mamografi çekilerek biyopsi alınmalıdır. 50 yaşından sonra her yıl yapılan mamografi kontrollerinin hayat kurtarıcı olduğu gösterilmiştir. Mamografi kontrollerinin 40 yaşından sonra yapılması gerektiği tartışmaları aşağıdaki nedenlere dayandırılmaktadır;
-hastalık 40-49 yaş arasında daha az sıklıkla görülmekte bu nedenle kontroller başarısız olmaktadır.

-40-49 yaş arası mamografide saptanan bozukluklar daha az sıklıkla kanserle sonuçlanmaktadır.

-hiçbir klinik çalışma 40 yaşından itibaren yapılan mamografi kontrollerinin hayat kurtarıcı olduğunu göstermemiştir. Yinede mamografi kontrollerinin 40 yaşında başlatılması gerekliliğine olan inanç daha yaygındır.

TEDAVİ
Tedavi aşamasında nelerin uygulanacağı daha çok hastalığın evrelendirilmesine ve tümörün büyüklüğüne bağlıdır. Bazı küçük tümörlerde kanserin yayılımı olmamışsa sadece cerrahi yöntemle tümörün çıkarılması yeterli gelebilir. Ancak tümörün büyük olması ve yayılımının olması cerrahi sonrası kemoterapi gerektirebilmektedir.

Meme kanseri sık görülen bir kanser türüdür. Ancak erken tanı hayat kurtarıcı olmaktadır. Bu nedenle kadınların en az ayda 1 defa kendi kendilerine meme muayenesi yapmaları ve kitle tespit ettiklerinde uzman bir hekime danışmaları gerekir. 40 yaşından sonra özellikle 50 yaş sonrası yılda 1 defa mamografi çekilmesi de erken tanı şansını arttırmaktadır. Özellikle ailede annede veya kız kardeşte meme kanseri olan kadınlar bu kontrolleri mutlaka yaptırmalıdır. Çünkü bu kişilerde meme kanseri riski daha çok yükselmektedir. Meme kanserinin %8-10 oranında ailesel olduğu bilinmektedir.

 

Zirve100 Toplist
Türkiyenin Tikky Sitesi Türkiyenin Tikky Sitesi