Hiperaktif terimi yerinde duramayan veya enerjisi fazla gelen her çocuğa yakıştırılan bir durum haline geldi. Hiperaktif çocuk kimdir, probleminin özelliği nedir, anne baba ve öğretmene düşen sorumluluklar nelerdir? Bu soruların yanıtlarını bu broşürde kısaca toparlamaya ve kafalarındaki belirsizlikleri dağıtmaya çalışacağız. Hiperaktivite olarak da bilinen Dikkat Eksikliği Aşırı Hareketlilik Bozukluğu olan çocuklar davranışlarını kontrol etmekte zorlanırlar. Bu kontrol zorluğu arkadaş ve alile ilişkilerinde sorunlara, okulda başarısızlığa sebep olabilir.
Hipraktivite Nedir?
Hiperaktivite bir öğrenme bozukluğu değil, bir davranış sorunudur. Bir başka deyişle, hiperaktivite davranış sorunlarına sebep olabilen bir kişilik özelliğidir. Hiperaktif çocuklar gereğinden fazla hareketlidirler, düşünmeden davranır ve dikkatlerini (ilgilerini çekmeyen konularda) birkaç dakikadan fazla yoğunlaştıramazlar. Hiperaktivite okul çağındaki çocukların %3-5’inde bulunan ve erkek çocuklarda daha fazla rastlanan bir problemdir. Hiperaktivite aile için olduğu kadar çocuğun kendisi için de büyük bir stres kaynağıdır. Hiperaktif çocuklar genellikle davranışlarının dikkat dağıtıcı ve rahatsız edici olduğunu bilirler, fakat bu konuda ellerinden bir şey gelmez. Anne-babaların bunu anlamaları ve çocuklarına sevgi ve destek vermeleri gerekir. Anne-babalar hiperaktivitenin getirdiği zorlukları aşabilmek için çocuklarının doktoru, öğretmenleri ve danışmanlarıyla işbirliği yapmalıdırlar.
Hiperaktivitenin Bulguları:
Hiperaktivite başka pek çok sorunla ortak belirtilere sahip olduğu için kesin tanı koymak çok zor olabilir. Tanı konmadan önce aynı belirtilerle kendini gösterebilecek olan diğer tıbbi ve duygusal sorunların saf dışı edilmesi gerekir. Bu problemin belirtilerine, pek çok çocukta stres anlarında kısa sürelerle rastlanabilir. Dolayısıyla her belirti gösteren çocuk otomatik olarak hiperaktif sayılmamalı, problemin geçmişi ve ayrıntıları anlaşılmalıdır. Hiperaktivitenin belirtileri genellikle çocuk yedi yaşına basmadan ortaya çıkar. Hiperaktif çocuklar dikkatlerini toplamakta zorlanırlar, davranışlarını düşünmeden gerçekleştirirler ve genellikle fazla hareketlidirler. Bazılarında ise, dikkat eksikliği ve düşüncesiz davranışlar olmakla birlikte aşırı hareketlilik yoktur. Aslında her çocuk zaman zaman bu şekilde davranabilir, fakat hiperaktif çocuklar hemen her zaman böyle hareket ederler. Diğer yandan hiperaktif çocuğun kısa süreli işlerde ya da TV, bilgisayar oyunu gibi eğlenceli işler sırasında çok dikkatli olduğunu gözleyebilirsiniz. Bu sizi şaşırtmasın. Aşağıdaki liste çocuğunuzda hiperaktivite belirtilerinin bulunup bulunmadığını anlamanızda size yardımcı olacaktır. Eğer çocuğunuzda bu belirtileri kayda değer bir kısmına rastladıysanız ve bu belirtiler 6 ay ve daha fazla sürdüyse gözlemlerinizi doktorunuzla konuşun.
Çocuklarda Dikkat Eksikliği Aşırı Hareketlilik bozukluğunun belirtileri:
Hiperaktivite ön plandaysa,
* Yerinde duramaz,
* Oturması gerektiği halde oturamaz,
* Yerli yersiz koşup tırmanır,
* Aşırı konuşur,
* Sessiz sakin oyun oynamakta güçlük çeker,
* Her zaman bir şeylerle uğraşır,
* Cevapları ağzından kaçırır,
* Sırasını beklemekte zorlanır,
* Olaylara veya konuşmalara müdahale yarıda keser.
Dikkat Eksikliği ön plandaysa,
* Yönergeleri başından sonuna kadar takip edemez,
* Dikkatini yaptığı işe veya oyununa vermekte zorlanır,
* Evde veya okulda yapacağı işler ve aktiviteler için gerekli malzemeleri kaybeder,
* Dinlemez,
* Detayları gözden kaçırır,
* Düzensiz görünür,
* Uzun süre zihinsel çaba gerektiren işleri yapmakta zorlanır,
* Unutkandır,
* İlgisi kolayca başka yönlere kayar.
Hiperaktiviteye Neler Sebep Olur?
Hiperaktivitenin sebepleri tam olarak anlaşılmamıştır. Bazı araştırmalar aşağıdaki sebepler üzerinde durmaktadır:
- Hiperaktif çocukların beyinlerinde mesaj alış verişini gerçekleştiren kimyasal maddelerde bir sorun vardır.
- Anne – babadan birinde veya her ikisinde de hiperaktivite varsa, bunların çocuklarında da hiperaktivite belirtilerine rastlanabilir.
- Hiperaktivite çocukluk çağı hastalıklarından sonra görülebilir.
- Gelişimsel sorunlar hiperaktivite ile bağlantılı olabilir.
- Beyin dokusundaki doğumsal ya da sonradan olma zedelenmeler hiperaktiviteye sebep olabilir.
Hiperaktivitenin Tanısı:
Bir çok çocuk zaman zaman, “hiperaktif” tanımına uygun davranışlar sergileyebilir; fakat “hakiki” hiperaktiflik 12 yaşın altındaki 20 çocuktan yaklaşık 1 tanesinde görülür. Yine de çocuğunuzun hiperaktif olduğunu düşünüyorsanız bunu düşünmenize yol açan sebepleri doktorunuzla konuşun. Hiperaktivitenin ilk işaretlerine çok erken yaşlarda rastlanabilirse de tanı genelde çocuk okula başladıktan sonra konur. Bunun sebebi okul ortamının hiperaktif çocuklar için gerçek bir rahatsızlık kaynağı olması ve bu sorunun belirtilerinin sınıf ortamında daha fazla göze batmasıdır.
Hiperaktivite tanısı için özel bir test yoktur. Tanıya yönelik değerlendirmeler doktorun bir fiziksel problemleri ayırt etmek için ayrıntılı bir sağlık öyküsü almasıyla başlar. Doktorunuz size ayrıca ev ve okuldaki davranışlarıyla ilgili sorular soracak, çocuğunuzun okuldaki davranışlarıyla ilgili öğretmeninden yazılı formlarla bilgi isteyecektir. Doktorunuz ayrıca benzer belirtilere yol açabilecek başka sorunların olup olmadığını anlamak izin çocuğunuzu muayene edebilir. Örneğin, bazı çocuklarda hiperaktivite ile beraber öğrenme güçlüğü veya davranış bozukluğu gibi başka bir sorun da bulunabilir. Bu gibi durumlarda doktorunuz her iki rahatsızlığın da tedavisini amaçlayacak ve buna göre tavsiyelerde bulunacaktır.
Hiperaktivite tanısını koymak zordur ve zaman alabilir. Sorunların kaynağı bulununcaya dek sabırlı olun ve çocuğunuza duygusal açıdan destek olun.
Hiperaktif Çocuğa Evde Yaklaşım:
Çoğu anne-baba çocuklarına hiperaktivite tanısı konduğunda hayrete düşer, çünkü bu çocukların evde aileleri tarafından gözlemlenen herhangi bir problemleri yoktur. Gerçekten de bu çocuklar evde hiçbir dikkat bozukluğu bulgusu göstermeden saatlerce televizyon seyredebilir veya video oyunları oynayabilirler. O halde böyle bir çocukta nasıl hiperaktivite olabilir? Cevap basittir. Video oyunları ve televizyon çocukların dikkatlerini odaklamalarına yardım edecek şekilde uyarı gönderir, yani bu çocuklar televizyon seyrederken veya video oyunu oynarken pasif konumdadırlar ve dikkatlerini dışarıdan gelen uyarılar sayesinde toplayabilirler. Başka bir deyişle bu tür işler sırasındaki dikkat süresi hiperaktivite tanısı koymada önemli bir ölçüt değildir. Hiperaktif bir çocuk hem anne-baba, hem de ailenin diğer bireyleri için büyük bir sıkıntı kaynağı olabilir. Tedavi edilmeyen hiperaktif bir çocuk aile için rahatsızlık kaynağı olmaya devam edecektir. Burada çocuğunuza davranışlarını kontrol etmesinde yardımcı olabilmeniz için yapabileceklerinizden kısaca söz edeceğiz.
* Çocuğunuz için günlük bir program yapın. Çocuğunuzun uyandığı, yemek yediği, yıkandığı, okula gitmek için evden çıktığı saatlerin her gün belirli ve aynı olmasını sağlayın. Çocuğunuzu kalabalık alışveriş merkezleri gibi çok fazla uyaranın bulunduğu ortamlardan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışın.
Hiperaktif çocuklar büyüklerinin dikkatini genellikle ancak yanlış bir şey yaptıklarında çekerler. Çocuğunuzu güzel sözlerle, kucaklayarak ödüllendirmeniz, olumlu davranışları için küçük armağanlar vermeniz çok önemlidir. Anne-baba, aile bireyleri ve arkadaşlardan gelen bu tür olumlu destek ve sevgi çocuğunuzun kendini iyi hissetmesini sağlayacaktır.
Büyükler hiperaktif çocuklarının davranışlarına çok zaman sinirlenir ve fiziksel cezalara dahi başvurabilirler. Dayaktan kaçınılmalıdır. Bunların yerine daha etkili disiplin teknikleri uygulayabilirsiniz. Örneğin çocuğunuzun hiperaktif davranışları sizi fazlaca rahatsız ederse, ona o an için sırtınızı dönerek davranışına karşı kayıtsız kalın. Çocuğunuzun çok fazla heyecanlı veya hareketli olduğu anlarda başka bir aktiviteyle dikkatini dağıtmaya çalışın. Çocuğunuzun çevresine yönelik tekmeleme, ısırma vs. Gibi davranışlarına müdahale ederek engel olmanız gerekebilir. Onu sakinleşene kadar bir süre yalnız başına bırakmanız fiziki cezalandırmadan çok daha iyi etkili bir yöntemdir. Davranışlarını çocuğunuzla sakin olduğu anlarda tartışın ve onun bu davranışlarının sonuçlarını anlamasını sağlayın.
Hiperaktif Çocuk ve Okul:
Sınıf yapısı ve kuralları hiperaktif bir çocuk için oldukça zorlayıcı olabilir. Çocuğunuzun öğretmeniyle işbirliği yapın. Öğretmen çocuğunuzun içinde bulunduğu zor durumu anladığında çocuğunuzun başarılı olması için daha fazla yardımcı olacaktır.
Hiperaktif çocuklarla yeterince ilgilenebilmesi için küçük gruplar içinde dikkatlerini toplamaları oldukça zordur ve böyle gruplarda ilgileri kolayca dağılmaktadır. Bu çocukların bir diğer özelliği de çabucak sıkılmaları ve verilen ödevleri tamamlamak için sürekli motivasyona ihtiyaç duymalarıdır. Bu nedenle özel öğretmenler her zaman daha iyi sonuç verir. Hiperaktif çocukların pek çoğuna özel bir hocayla yarım veya bir saatte okulda bütün bir gün içinde verilebilecek olandan daha fazlası verilebilmektedir.
Hiperaktif çocuklar da okulda en az diğer arkadaşları kadar başarılı olabilirler. Bir çocuğun hiperaktif olması asla onun yeterince akıllı olmadığı anlamına gelmez. Bu çocuklar düzensiz ve dikkatsiz olabilirler, fakat bu onların öğrenme yeteneklerinin olmayışından değil, hiperaktiviteden kaynaklanmaktadır. Göz önünde tutulması gereken bir nokta, hiperaktif çocukların önemli bir bölümünün öğrenme güçlükleri (okuma, aritmetik gibi) çektikleridir. Öğrenme güçlüğüne yönelik değerlendirme ve tedavilerin ayrıca planlanması ve bu konuda uzmanlaşmış eğitim uzmanlarıyla işbirliği yapılması gerekli olacaktır.
Sınıfta Dikkat Sorunları Olan Çocuklarla Çalışmanın Yolları
* Çocuğun o gün neler yapılacağını önceden bilmesi sağlayacak ve hep uyulan bir sınıf düzeni geliştirin.
* Çocuğun öğretmenin gözü önünde, pencereden uzak ve tahtaya yakın bir yerde oturmasını sağlayın.
* Kendi başına yapılabilecek ödevleri, diğer çocuklardan ayrı bir köşede dikkati dağılmadan yapmasına izin verin.
* Çocuğun ödevlerini yaparken gerektiğinde ara vermesine olanak tanıyın. Bu aralara diğer çocuklardan daha sık ihtiyaç duyacaktır.
* Oyun saatlerini azaltma ve teneffüs iptalinden kaçının. Oyun saatleri çocuğun fazla enerjisinden kurtulması için iyi bir fırsattır.
* Farklı aktivite düzeyleri gerektiren dersleri gün içine dağıtın. Müzik, beden eğitimi, resim gibi yardımcı dersleri daha çok dikkat gerektiren Türkçe, matematik gibi derslerin arasına koyun.
* Dikkat sorunları olan yaşça daha büyük öğrencilerin, verimli çalışma ve dinleme alışkanlıkları kazanabilmeleri için çalışma yöntemleri ile ilgili ek özel dersler almaları yararlıdır.
* Ders çalışırken belli alışkanlıklar edinmelerini sağlayacak ve istenmeyen davranışlarını kontrol edecek etkin bir sistem geliştirin. Ödül puanları, çocuğun başarısını grafikler ile göstermek, çocuğu çıkartmalar veya yıldızlar ile ödüllendirmek, çocuğu istenilen davranışları göstermesi için heveslendirecektir.
* Yeni şeyler öğretip, yanıtlar istemeden önce çocuğa sözel ya da görsel bazı ipuçları verin. Örneğin çocuğa yalnızca onun anlayacağı bir işaret vermek onu utandırmadan dikkatini anlatılana vermesini sağlar.
* Uzun sürebilecek ödevleri küçük parçalara bölün. Böylece çocuğa bir işi tamamlamış olma duygusunu tattırmış olursunuz.
* Çocuğun her zaman aynı performansı göstermesini beklemeyin. Çocuğun çabaları sonuç mükemmel olmasa bile destekleyin.
* Mümkünse derste işlediklerinizi ve ödevleri yazılı hale getirin.
Hiperaktif Çocuklar Büyüdüklerinde Ne Olur?
“Çocuk büyüdüğünde hiperaktiflik geçer” diye söylendiğini duymuş olabilirsiniz; bu doğru değildir. Ama aşağıdaki nedenlerden dolayı çocuk olgunlaştıkça bazı iyileşmeler olacaktır.
* Çocuklar saldırgan davranışlarını bırakmayı veya azaltmayı genellikle arkadaş baskısı nedeniyle öğrenirler.
* Yaş büyüdükçe bazı problemlerin üstesinden daha kolay gelmeyi öğrenir (örneğin ilgilerini çeken bir şey üzerinde yoğunlaşarak ve ilgilerini çekmeyenlere önem vermeyerek).
* Bazı çocuklar problemlerinin üstesinden gelmeyi öğrenirken, bazıları da özellikle daha küçük yaşlardan itibaren şiddeti hiperaktif olanlar ergenlik çağında ciddi davranış bozuklukları geliştirebilirler.
* Hiperaktif çocukların çoğunluğu büyüdüklerinde iyi olacak, veya en azından idare edebilecek düzeye geleceklerdir.
* Bazen, özellikle 6 yaşın altında, kısa dikkat süresi genel bir gelişim geriliğinin bir bölümüdür. Böyle durumlarda çocuk büyüdüğünde bundan kurtulacaktır. Çocuk genel gelişim düzeyini yakaladığında dikkat edebilme yetisini de kazanacaktır.
Tedavi:
Hiperaktiviteyi ortadan kaldırıcı bir kesin tedavi yoktur, fakat hiperaktiflere yardımcı olabileceğimiz pek çok yol vardır. Doktoru, öğretmeni, danışmanı ve aile bireylerinin karşılıklı fikir alışverişi ve işbirliğiyle çocuğunuz bu rahatsızlığa rağmen normal bir yaşam sürebilir.
İlaç Tedavileri: Hiperaktivitenin tedavisinde uyarıcı ilaçlar oldukça işe yararlar. Hiperaktivite ve dikkat eksikliği ilk başta garip gelebilir. Bu ilaçlar çocuğu daha hareketli kılmak yerine, şaşırtıcı olarak hiperaktiviteyi azaltıp dikkat süresini uzatmaktadır. Hiperaktif bir çocuğa davranışlarını kontrol etmesinde yardımcı olan bu ilaçları kullanan bir çocuk ilacı kullandığı süreler içerisinde daha sakin ve dikkatli olmaktadır.
Okul çağındaki hiperaktif çocuklar için en çok kullanılan ilaç Ritalin (Metilfenidat)’dir.
Bunun dışında Pemolin (Tradon), Tofranil (İmipramin) ve Catapresan (Klonidin) gibi başka bazı ilaçlar da yardımcı olabilmektedir. İlaç tedavisi gerekli olduğunda doktorunuz çocuğunuz için en etkili ilacı bulmanızda size yardımcı olacaktır.
Kullanılan bu ilaçlar bağımlılık yapmaz, fakat bir takım yan etkilere yol açabilirler (baş ağrısı, uykusuzluk, iştah kaybı ve depresyon gibi). Çocuğunuzun doktoru tarafından düzenli olarak görülmesini sağlayın. Bu şekilde çocuğunuzun genel sağlığını gözetim altında tutacaktır.
Psikolojik ve pedagojik tedaviler: İlaçlar hiperaktif çocuklar için asla tek tedavi yöntemi olarak kullanılmamalıdır. Çocuğun davranışlarını kontrol etmesine yardımcı olurken öğretmenler, danışmanlar ve ailenin diğer bireyleriyle yapılacak işbirliği içerisinde uygulanacak tedaviler çok önemlidir.
Anne-babanın çocuğa yaklaşım konusunda eğitimi, öğretmen ve okul danışman psikologunun bilgili yaklaşımı ve çocuğun kendisini kontrol etme ve duygularını ifade etme becerilerini kazandığı psikoterapi ve pedagojik terapilerin birlikte uygulanması, ilacın sağladığı kazanımların uzun vadeli olabilmesi için şarttır. Bu tedaviler hakkında ayrıntılı bilgileri diğer broşürlerimizde bulabilirsiniz.
Son Birkaç Söz
Erken tedaviyle hiperaktif çocuğun geleceği için cesaret verici sonuçlara ulaşılmaktadır. Hiperaktivite etkilerinden tam anlamıyla “kurtulamayacak” olsalar bile bugün sorun yaratan davranışları gelecekte onlara yardımcı olabilir. Sınıf ortamından kurtulduktan sonra hayatta başarıya ulaşmak hiperaktif çocuklar için diğer çocuklar için olduğundan daha kolaydır. Bu çocuklardan pek çoğu erişkin yaşa geldiklerinde iş adamlığı gibi kendi davranış tarzlarına uygun meslekler seçmekte, veya sanat ve eğlence dünyasında başarılı olmaktadırlar. Hiperaktif bir çocuğun anne-babasından, öğretmenlerinden ve danışmanlarından bugün göreceği yardım ve destek, onun başarılı ve mutlu bir erişkin olmasına yardım edecektir.
HİPERAKTİF ÇOCUK
Etiketler: başarı, çocuk, erken tedavi, hiperaktif, HİPERAKTİF ÇOCUK, hiperaktivite 0 yorum
Gönderen
Healthydays
zaman:
8:10:00 ÖÖ
ÇOCUKLARI TANIYOR MUSUNUZ?
Etiketler: amerika, çocuk, ergenlik, newsweek, şok 0 yorumNewsweek dergisinin 10 Mayıs’99 tarihli sayısının kapağındaki soru buydu. Amerikan toplumuna sorulan bu soru, “ana babaların çocuklarını ne denli tanıdığını” sorguluyordu. Amerika’da yaşanan şiddet olaylarını yaratan çocukların anne babaları, “onların böyle bir şey yapacaklarının akıllarının ucundan geçmediğini” söylemişlerdi. Pek çok anne baba için de durum hemen hemen aynıdır: “Benim çocuğum mu yapmış? Olamaz böyle şey. Benim çocuğum bunu yapmış olamaz.”
Ergenlerin sorunlarının çoğu kez ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne babaların önce bir şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman da yukarıdaki sorunun önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz? Ne ölçüde tanıyorsunuz? İç dünyalarını biliyor musunuz? Sizinle paylaştığı şeyleri var mı? Çocuğunuzun arkadaşlarıyla neler konuştuğunu merak ediyor musunuz? Çocuğunuzla arkadaş mısınız?
Bunu sorduğum her anne babanın önce tepkiyle karşılayıp, “Bilmez olur muyum, elbette tanırım, o benim çocuğum” dedikten sonra düşünmeye başladığını gördüm. Bir süre sonra “Tanıdığımı sanıyorum, ama belki de tam olarak tanımıyorum” dediklerini duydum. Hepimiz “çocuklarımızı tanıdığımızı” sanırız, ama nelerini tanırız, nelerini biliriz? Bir anne, çocuğunun hangi yemekleri sevdiğini, hangilerini sevmediğini çok iyi bilir de “çocuğunun hayal kırıklıklarını” bilir mi? Bir baba, çocuğunun okuldaki derslerinin hangilerinde daha başarılı olduğunu bilir, ama gelecekten neler beklediğini bilir mi?
“Çocuklarımızın nelerini bildiğimizi” şöyle aklımızdan bir bir geçirirsek, “tutkularını, özlemlerini, korkularını, kaygılarını, kendisi hakkında neler hissettiğini” bilip bilmediğimizi sorgulayabiliriz. Böyle bir sorgulamayı gerçekten içtenlikle yaptığımız zaman, gerçekte çocuğumuzun iç dünyasındaki çok az şeyi bildiğimizi hayretle görürüz.
Aslında “kendimizi yeterince tanıyıp tanımadığımızı” sorduğumuz zaman da bizi çok şaşırtan sonuçlara varabiliriz.
Bu durumun çok önemli nedenleri var. Özetle görürsek:
• Yeni teknolojilerve eğlence endüstrisi aile yapısını
Değiştiriyor, ergen çağındaki gençler daha çok yalnızlık içinde kalıyor. Evlerimizdeki televizyonlar, radyolar, bilgisayarlar, İnternet, giderek “evdeki konuşma ortamı”nı kaldırıyor, bunun yerini, herkesin kendi algısına, kendi değerlendirmesine dayalı “tekil uğraşlar” alıyor. Bu durumun giderek artan oranda “yalnızlaşma”ya, “birbirine yabancılaşma”ya yol açtığı görülmektedir. Artık bir ev içindeki insanlar birbiriyle ancak günlük gereksinmeler için konuşmakta, duygu ve düşünce paylaşımı ortadan kalkmakta, böylece ortak yaşam değerleri de silinmektedir.
• İletişim ve bilgi teknolojilerinin, yaygınlaşması
yanında “pazar ekonomisi değerlerini” oluşturmakta yaygın biçimde kullanılması da sosyal değerlerde büyük bir değişime yol açmaktadır. Bu durum “çocuklar üzerindeki aile etkisini azaltmakta”, çevre etkisini arttırmaktadır. Bu çevre etkisinin de başında “yaşıtların etkisi” gelmektedir. Pazar ekonomisi değerleri ise “marka düşkünlüğü” ile, “moda ilgiler”i uyarmakla, “araba tutkunluğu” ile, “iyi yaşamayı harcanan para miktarı”yla ölçmeyle kendini göstermektedir. Bunların ruhsal ve sosyal doyum sağlayacak ölçüde elde edilememesi şiddet davranışları için altyapı oluşturmaktadır.
• Gençlerin “özdeşleşim modelleri” büyük ölçüde
değişmektedir. Toplumların olumlu örnekleri olan “bilim öncüleri”, “büyük sanatçılar”, “adalet savaşçıları”, “güçlü politik liderler” artık özdeşleşim örnekleri olmamakta, yeni örnekler “çıkar dünyasının”, “şiddet ortamlarının”, “hızlı zenginlerin” içinde aranmaktadır.
• Gençlerin sosyal değerlerini, inançlarını çevreleri
oluşturmaktadır. Bu yeni çevre de “yakın arkadaşlar”, “İnternet’ten bulunan gruplar”, TV ve sinemanın imajları olmaktadır. Buralardan gelen yoğun etkiler gençlerin “yeni sosyal değerleri”ni oluşturmaktadır. Bu değerlerle ailelerin geçmişten gelen değerleri arasındaki fark çok büyümektedir.
Geçmişten gelen “arkadaşlık, dostluk, dayanışma” değerleri, günümüzün “rekabetçi yarışma ortamı”nda yitip gitmekte, yerini, ne yolla olursa olsun “üstün olma” değeri almaktadır. Gene “dürüst olma, hak ettiğini kazanma, kendi kazandığına sahip olma” değerleri de değişmekte, “ne yolla olursa olsun, kimin olursa olsun sahip çıkma” düşüncesi yeni fırsatçı yaklaşımın değeri olarak ortaya çıkmaktadır.
Bütün bu etkenler birlikte düşünüldüğü zaman, yalnızlık duygusu, bunu gidermek için sanal dünyadan arkadaş bulma isteği (ve kolaylığı), bu yolla aktarılan yeni dünya düzeni değerleri, 12-19 yaş arası gençlerini büyük ölçüde değiştirmektedir.
Peki, durum gerçekten de böyle, ama biz ne yapabiliriz? Bu konuyu da başka bir yazımızda ele alalım.
Gönderen
Healthydays
zaman:
3:46:00 ÖS
ANA- EĞİTİMİ
Etiketler: Analitik, çocuk, eğitim, öfke, sağlık 0 yorumANA- EĞİTİMİ
Çocuğunuz öfkeyle karşınıza dikiliyor ve size meydan okuyor mu? Onun nereye gittiğini bilmiyor, meraktan çatlıyorsunuz ve gelince de size hiçbir şey söylemek istemiyor mu? Evde hiçbir şey yapmak zorunda olmadığını, doğmayı kendisinin istemediğini ve bu sebepten sizin ona bakmakla yükümlü olduğunuzu söylüyor mu? İnanç ve değerleriniz çocuğunuzun inanç ve değerleriyle çatışıyor mu? İsteklerini yerine getirmediğinizden şikâyet ediyor mu? Bu soruların hepsine "hayır" cevabı verecek anne-babaların sayısı çok azdır. Çünkü her çocuğun çeşitli istekleri olur, davranışla ilgili veya hissî problemleri bulunabilir. Meselâ, arkadaşı veya kardeşiyle iyi geçinemez, sürekli yeni eşya veya giyim ister, okul ve ödevler sıkıcı gelir, sizin uygun görmediğiniz kişilerle arkadaşlık eder; hattâ yatma kalkma saati, yemesi, odasını düzenlemesi, hafta sonu ve boş zamanını nasıl değerlendireceği konularında anne-babasıyla anlaşamaz. Bu tip problemler karşısında siz, ona emirler vererek yönlendirmeye mi çalışıyorsunuz? Uyarıp gözdağı mı veriyorsunuz? Yoksa nasihat edip, nutuk çekip, çözüm teklifleri sunup, ahlâk dersi mi veriyorsunuz? Ya da yargılıyor, suçluyor, tenkit ediyor ve aynı düşüncede olmadığınızı mı söylüyorsunuz? Veya ad takarak, alay ederek utandırıyor musunuz? Yoksa aynı düşüncede olduğunuzu belirtmeyi, övmeyi, her yaptığını desteklemeyi ve güven vermeye çalışmayı mı tercih ediyorsunuz? Veya onun davranış ve düşüncelerini analiz edip yüzüne karşı yorumlar mı yapıyorsunuz? Ya da onu oyalıyor, konuyu saptırıyor, sorular sorarak anlatmak istediklerini mi sınırlıyorsunuz? Bu soruların en azından bazılarına "evet" demek ebeveynlere ters gelmez. Oysa bunlar anne-baba ile çocuk arasında iletişim kurulmasını engeller. Emir ve yönlendirme, çocuğa duygularının ve ihtiyaçlarının önemli olmadığını anlatır. O hâliyle kabullenilmediğini iletir. Bu ise çocuğu kırar, kızdırır ve düşmanca hareketlere sebep olur. Gözdağı vermek, çocuğu korkak yapar ve küstürür. Yerli yersiz ahlâk dersi verilen çocukta suçluluk duygusu uyanabilir. Hep nasihat etmek ve çözüm teklif etmek, çocuk için, "anne-babam benim çözüm bulma kabiliyetimin olmadığını düşünüyor" anlamına gelir. Böylece çocuk düşünmeye değil, anne-babasına bağımlı kalmaya yönelir ve aşağılık duygusuna kapılabilir. Çocuklar nutuk dinlemeyi de, hatalarının yüzlerine vurulmasını da sevmezler. Bunlar ona, onu küçük gördüğümüz, yetersiz bulduğumuz düşüncesini verir. Yargılamak, eleştirmek ve suçlamak, çocuklara kendisini yetersiz, aptal, değersiz hissettirir. Tenkit, çocuklarda sevilmedikleri duygusunu uyandırır. Ad takmak, alay etmek ve utandırmak, çocukların kişiliği üzerinde olumsuz etki yapar. Söylenenin tersini yapıp kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir. Oyalamak ve konuyu saptırmak, onunla ilgilenmediğimiz, saygı duymadığımız ya da reddettiğimiz zannını uyandırır. Aşırı iltifat da çocuklar üzerinde olumsuz tesire sahiptir. Sürekli övülen çocuklar övülmediklerinde bunu kabul edilmeme veya yargılanma olarak algılayabilirler. Arkadaşlarının yanında övülen çocuk utanır ve rahatsız olur. O hâlde ebeveyn olarak ne yapacağız? Çocuklarla ilişkilerimiz neye dayanacak? Onları nasıl etkileyeceğiz? Bu konuda çok farklı şeyler söylenmiştir. Ama mesele, iki önemli esas üzerine oturtulabilir. Birincisi, "etkin dinleme" yoluyla, çocuğun açılmasını, duygularını dışa vurmasını sağlamak, onu belli söylem ve davranışa iten esas faktörleri anlamak ve çözüm yolunu çocuğun kendisine buldurmaya yardımcı olmaktır. İkincisi, onunla nasıl konuşacağımızı, düşüncelerimizi ve isteklerimizi nasıl ileteceğimizi bilmek ve ona göre davranmaktır. Bu ise "sen-iletisi" yerine "ben-iletisi"ni kullanmaya dayanır. Etkin dinleme ve ben-iletisi, anne-baba ve çocuk arasında iyi bir diyalog kurulmasını, tarafların birbirlerinin duygularını anlamasını sağlar; çocuğa doğruluk, cömertlik, yardımseverlik gibi değerleri kazandırır ve inançlarımızı kolaylıkla öğreteceğimiz bir ortam hazırlar. Bunları öğretmek, anne-babanın hem hakkı, hem de görevidir. Çocuk değer ve inançları hakkındaki bilgiyi, büyüklerin bu konulardaki konuşmalarına kulak misafiri olarak veya bizzat kendisiyle konuşularak ya da okul, arkadaş ortamı gibi aile dışı çevrelerden öğrenir. Ama en önemlisi, anne-babanın bir hayat boyu yaşayışıyla, davranışıyla çocuğa iyi bir model olmasıdır. Kendimiz ahlâklı ve dürüst isek, inançlarımızın gereğini yerine getiriyorsak çocuk bizden bunları alır. Yetişkinlerin dedikleri ve yaptıkları birbiriyle çelişiyorsa, çocuklara ve gençlere değer ve inançları adına verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunlar baskıyla değil, onlara uygun yaşayarak öğretilebilir. Etkin Dinleme Dinleme çok önemlidir; çünkü çocuğa kendisinin önemli olduğunu, kulak vermeye değecek kadar değerli olduğunu anlatır. Dinleme sayesinde; çocukların hayal kırıklıkları vaktinden önce, işler kötüye gitmeye başlamadan önce görülebilir. Çocuğun bir ihtiyacı olduğunda, bir şey isteyeceğinde, canı bir şeye sıkıldığında anne-babasına bunu iletmek ve duygularını onlara açmak ister. Eğer anne-baba çocuğun isteğini duymazlıktan ve görmezlikten gelirse, çocukla ebeveyn arasındaki ilişki giderek kötüleşir ve sonunda kopma noktasına gelir. Oysa, etkin dinleme metodunu kullanan anne-baba çocuğun duygularını ve iletinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır, sonra bunun doğruluğunu sınamak için kendi sözcükleriyle anladığını geri iletir. Burada dinleyici (ebeveyn), karşıdakinin (çocuğun) söyledikleri hakkındaki değerlendirmesini, önerisini, görüşünü ona bildirmez ve soru sorma gibi kendinden bir şey eklemez. Yalnızca gönderenin iletisinden anladığını geri iletir, duygu, düşünce ve yorumları kendine kalır. Meselâ, çocuk akşam yemeğinde, "bu akşam yemek yemek istemiyorum" dediğinde, anne-baba, "haydi hemen gel, üç öğün yemek yemen lâzım, ne yediğimizi gör" gibi emir ve mantıkla inandırma yoluna gidebilir. Çocuk, "öğle yemeğinde çok yedim, hiçbir şey yemeyeceğim" diyerek tavır koyduğunda, "hemen masaya gel!" emriyle karşılaşırsa, "aç değilim, masaya da gelmek istemiyorum!" deyip inatçı tavrını sürdürebilir. Bu durumda anne-baba çocuğun esas sıkıntısını asla anlayamaz. Bunun yerine etkin dinleme yöntemi kullanılırsa, "bu akşam yemek yemek istemiyorum" ifadesine karşı, "bu akşam yemek yemek istemiyorsun" dendiğinde, çocuk "evet, midem sanki düğümlenmiş gibi" diyebilir. Dinleyici "bugün gerginsin" diyerek etkin dinlemeyi sürdürürse, çocuk "gergin değilim, çok korktum" deyip duygusunu açmaya başlar. Dinleyici "bir şeyden çok korkmuşsun" deyip duygusunu anladığını iletirse, "evet, bugün arkadaşım aradı ve konuşmak istemediğini söyledi, çok ciddiydi, her zamanki gibi değildi" diyerek yemek yemek istememesinin arkasındaki asıl sebebi ortaya koyar ve duygularını açar.
Etkin Dinleme Ne Sağlar? Sıkıntı veren duygular bastırılarak, başka şeyler düşünülerek yok edilemezken, açıkça dile getirildiklerinde yok olurlar. Erişkin insanlar bile, sıkıldıklarında veya darda kaldıklarında, çare üretmekten aciz olsa da kendini dinleyen kişilere içini dökerler. Kendisinin dinlenmesi kişiye büyük bir rahatlık verir. Aynı şekilde, etkin dinleme, çocukların duygularının keşfedilmesine ve sıkıntı kaynağı olan duyguların boşalımına yardım eder. Etkin dinleme, anne-baba-çocuk arasında sıcak bir ilişki geliştirir. Dinlenildiğini, anlaşıldığını bilen çocukta karşı tarafı sevme duygusu artar. Benzer duygular anne-babada da uyanır. Böylece iki taraf arasında daha derin bir yakınlık ve daha derin karşılıklı sevgi-saygı doğar. Etkin dinleme çocuğun problemlerinin çözümünü kolaylaştırır. Çocuk içini döker, problemlerini paylaşır, dinleyici de ona yardımcı olur. Çünkü anne-baba çocuğu dinliyorsa, çocuk da onları dinlemeye ve onların düşüncelerini almaya yatkın olur. Uzmanlar, çocukların kendilerini dinlemediğinden yakınan anne-babalarla, "çocuklarını dinlemedikleri konusunda bahse girebilirsiniz" demektedirler. Diğer yandan etkin dinleme sayesinde çocuk, problemini kendi kendine analiz etmeye, onun üzerinde düşünmeye ve çözüm bulmaya yönelir. Etkin dinlemenin kullanılabilmesi için anne-babanın çocuğun söylediğini duymak istemesi, onu dinlemek için zaman ayırması, o anki probleme gerçekten yardımcı olmak istemesi, onun duygularını, kendisininkinden farklı olmasına rağmen kabul edebilmesi, çocuğun duygularını tanıyıp onunla baş edebileceğine güvenmesi, duyguların değişebileceğini bilmesi ve çocuğu, kendisinden farklı kendine has duygu ve düşünceleri olan bir birey olarak görebilmesi gerekir. Eğer anne-baba çocuğu dinlerken kendi duygularını askıya alamayacaksa, kendini onun yerine koyamayacaksa, dünyayı onun gördüğü gibi göremeyecekse, gerekirse kendini değiştiremeyecekse, etkin dinleme gerçekleşmez. Onun yaptığı, yapmacık bir hareketten öteye geçmez. Anne-baba-çocuk arasındaki her ilişki veya her durum etkin dinlemeyi gerektirmez veya etkin dinleme için uygun zaman olmayabilir. Etkin dinlemenin en uygun zamanı, çocuğun ihtiyacının veya isteğinin yerine gelmediği, yani çocuğun problemi olduğu zamanlardır. Arkadaşı ve kardeşiyle geçinemediği, dersleri ve ödevleri zor geldiği, bir konuda karar veremediği, birisine kızdığı, mutsuz olduğunu hissettiği anlar gibi. Hemen hemen bütün çocuklar bu tür problemlerle karşılaşırlar. Genellikle anne-baba çocukların problemlerini üstlenmeye yatkındırlar. Oysa yapılması gereken şey, probleme çocuğun sahip çıkmasına izin vermek, ona problemini çözebileceğine dair güven vermektir. Etkin dinleme, çocuğun probleminin çözümünde ilk adımı oluşturur; yani duygular açıklanır ve problem tanımlanır. Artık ev, çocukların problemlerinin konuşulduğu bir ortama dönüşür. Çocuklar daha önce anne-babalarına açamadıkları problemlerden söz etmeye başlarlar. Bu ilk adımdan sonrasını genellikle kendileri getirir ve kendi çözümlerini bularak, problemin üstesinden gelirler. Sen-İletisiYerineBen-İletisi Anne-babalar istemediği bir davranış karşısında çocuğa genelde, öznesi "sen" olan; "yapma", "öyle yaparsan...", "neden gidiyorsun", "bozma", "çalış", "daha iyi olmalısın", "başımın derdisin" gibi iletiler gönderirler. Bütün çocukların istediği, kendi duygularının anlaşılmasından sonra anne-babanın duyguları yönünde olumlu bir şeyler yapmaktır. Anne-baba-çocuk ilişkisinde problem her zaman çocuktan kaynaklanmaz. Onlar da yorgun, üzgün, uykusuz, sıkıntılı, kızgın, endişeli olabilir. "Yorgunum", "dinlenmek istiyorum" gibi açık bir kodla gerçek duygunun ortaya konması "ben-iletisi"dir. Anne, "tertemiz mutfağımı kirlenmiş görünce üzülüyorum" derse ben-iletisini kullanmış olur. "Mutfağı neden bu kadar kirlettin" ifadesi ise sen-iletisidir. Sen-iletisi çocuğu isyana, inatlaşmaya ve direnmeye kışkırtırken, ben-iletisi bunları önleyebilir. Onun davranışının bizim üzerimizdeki etkisini dürüstçe iletmek, onun kötü olduğunu söylemekten daha etkilidir. Bu, çocuğa duygularımızı anlatır, davranış seçme özgürlüğünü ona bırakır, sorumluluk almasını öğrenmesinde yardımcı olur. Ben-iletisi dürüst olduğundan, çocuğa da duygularını dürüst iletilerle anlatmasını öğretir. Bu açıklığın en büyük yararı, çocuğun anne-babasını olduğu gibi tanıması, kendi duygularını açığa vurması ve içten, samimi bir ilişkinin gelişmesidir. Çocuklar anne-babalarındaki bu gerçek olma özelliğinin değerini bilirler ve şöyle derler: "Annem ve babam benimle arkadaş gibiler. Onlar iyi insanlar. Herkes gibi onların da yanlışları var, ama ben onları öyle de seviyorum." Sonuç olarak, anne-babalar çocuklarını seviyorlarsa onların daha mutlu, daha saygılı, daha sorumlu, daha dürüst olmalarına ve olgunlaşmalarına nasıl yardım edeceklerini öğrenmek zorundadırlar. Türkiye'de son yıllarda, anne-baba eğitimi konusunda kurslar düzenlenmekte, seminerler verilmekte, kitap ve makaleler yazılmaktadır. Hattâ bu gaye ile vakıf ve dernekler kurulmaktadır. İnanç sistemimiz ve kültürümüzde de çocuklara nasıl davranılacağı konusunda zengin güzel örnekler vardır. Bu imkânları değerlendirerek mükemmel ebeveyn olmak, her anne-babanın elindedir.
Gönderen
Healthydays
zaman:
6:57:00 ÖS
ÇOCUKTA YALAN
Etiketler: çocuk, dil, psikoloji, yalan 0 yorum(Steine)
* Onur annesine ders notlarının hep iyi olduğunu söylüyordu. Ayten Hanım bir gün Onur'un çantasında sınav sonuçlarını görünce, aslında gerçeğin hiç de Onur'un anlattığı gibi olmadığını gördü.
* 10 yaşındaki Can, sıkça haftalığını kaybettiğini söyleyip babasından para istiyordu. Annesi evde temizlik yaparken yatağının altında çerezlerden çıkma fazlaca oyuncak buldu. Hatta daha yenmemiş bir kaç çerez paketi de vardı.
* Mine, annesinin "Bilgisayarın neden bozuldu?"sorusuna karşılık "Ne oldu, anlayamadım. Bilgisayar birden bire tuhaf sesler çıkarmaya başladı."dedi. Halbuki Mine bilgisayarını oldukça fazla kurcaladığını biliyordu.
Sizin çocuğunuz da böyle veya buna benzer davranışlar gösteriyorsa paniğe kapılmayın. Çünkü, bu olayları yaşayan sadece siz değilsiniz. Bütün çocuklar yalan söyler. Ama yalancı doğmazlar. Sadece, yalan söylemeyi öğrendikleri bir gelişim süreci yaşarlar. Çocuklarımıza nasıl daha iyi yalan söylendiğini öğretir, yalanı kusur olarak görmemize rağmen, onlara yalan söylemeleri için uygun ortamları hazırlarız. Çocukların hepsi bu yalanlarla bir şeye işaret etmektedir. Yani yalanın bir hedefi vardır. Bazı araştırmacılar, yalanı, söyleyenin patolojisini, yalanın hedefini ve içeriğini göz önünde bulundurarak, şöyle sınıflandırmışlardır.
Bir çocuğun ilk araştırıcı yalanı söylemesi kaçınılmazdır. Bu yalanlara hazırlıklı olmanız gerekir. Bu, gerçeği sınama yolunda atılmış bir adım ve yaşam deneyimidir. Uzmanlar yedi yaş öncesinde çocuğun yalan söylemediğini ileri sürerler. Bu yaş dönemindeki çocukların yalanları kendilerine hoş gelen hayallerden kurulmuş bir oyundur. Kendilerine haz sağlamak için böyle bir oyunu oynayıp dururlar sürekli. Kendi düşlerine gerçekmiş gibi bakan anlatma meraklısı çocuklara "yalancı"damgasının vurulması oldukça yanlıştır.
Küçük çocuklarda sık rastlanılan bir yalan türü de işlenen bir kötülüğün gizlenmesi ya da ört bas edilmesidir. Bunun esas nedeni başlarına gelecek negatif sonuçlardan kaçınmaktır. Bu çeşit yalan 9 ve daha ileri yaşlarda bilinçlenmeye başlar ve kötü sonuçlar verebilecek boyutlara ulaşır. Anında uydurulmuş değildir. Önceden planlanmıştır. Ört bas edici yalanın altında bazen çok önemli bir mesaj yatabilir. Bu davranışın nedenleri araştırılırsa örtülü kalmış sorun bulunabilir.
Palavracı yalanlara da çok sık rastlanır. Çocuklar çevrelerinin gözünde daha saygın olmak isterler. Bu nedenle uydurulmuş öykülerle böbürlenmekten sevinç ve gurur duyarlar. Bazen de bu yalanlarla arkadaş kazanmak isterler. Bu tip yalanlara dileklerin gerçekleşmesini sağlayan yalanlar da denilebilir. Bu yalanlar, oldukça normal görünmektedir. Ama palavracı yalanların geliştirilmesi ve devamlılık göstermesi, bir takım davranışsal problemlere yol açar. Örneğin; bu durumdaki çocuklar omuzlarına yüklenmek istenen küçük çaptaki ödevlere ellerinden geldiği kadar yan çizerler. Çünkü kendi hayallerinin esiri olur ve bu hayal sahnelerinin tadını çıkarmaktan haz duyarlar. Böyle çocuklar büyüyüp gerçekçi düşünce aşamasına ulaştıkları halde hala çevrelerindeki kişileri aldatmayı sürdürürler.
Çocuklar, yaptıkları yanlış bir davranışın sonucundan korktukları için değil, sadece bu olaydan sıyrılıp sıyrılamayacaklarını anlamak için de yalan söyleyebilirler. Böylece hem olaydan sıyrılacak hem de kendi gücünü denemiş olacaktır. Bu durumda, onu hemen cezalandırmaktansa, yalanın altında yatan anlama bakmak gerekir.
Ayrıca aşırı duygusal çocuklar kaygı ve çekingenlikleri yüzünden yalan söyleyebilirler. Çekingen çocuk yaptığı hatayı bir türlü itiraf edemez. Bu durum da onu çeşitli yalanlar uydurmaya teşvik edebilir.
Yalan, iç çatışmaların yoğun yaşandığı durumlarda da ortaya çıkabilir. Özellikle önemli gelişim dönemlerinde yaşanılan çatışma ve sıkıntılar gerilime neden olur. Bu gerilim bazen öyküler uydurmayla rahatlama yolu bulur. Bu öyküler gerçeğe yakındır. Bu yalanları diğerlerinden ayırmayı bilmek gerekir. Çünkü bu bir tür ruhsal rahatsızlığın dışa vurumudur. Böyle çocuklar kayıtsız, umursamaz, sevinçli görünürler. Arkadaş ilişkileri iyi değildir ve davranışları oldukça çocuksudur. Bazı incelemeler kötü, elverişsiz aile içi ortamın bu durumu oluşturduğunu göstermiştir.
Yalan, bazen bir patoloji (hastalık) belirtisi de olabilir. Ağır psikolojik dengesizliklerde ya da kişilik bozukluklarında yalana rastlanabilir. Patolojik durumda eğitsel etkiler üzerinde durulması gerekir.
ERGENLİKTE YALAN:
Çocukluğun ilk yıllarında çocukların kandırma operasyonu, başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü yüz ifadeleri yalan söylediklerini açığa vurur. Çocuklar, büyüdükçe yüz ifadelerini ve beden dillerini kontrol etmeyi öğrenirler. Bu konudaki başarı, ergenliğin ilk yıllarından başlayarak gelişir. Çünkü büyüdükçe yalan sözcüklerin yanı sıra nasıl yanıltıcı bir vücut dili kullanacaklarını da öğrenirler.
Ergenlik çağındaki gençler, spor müsabakalarına katılarak nasıl hile yapacaklarını öğrenirler. Spor müsabakaları bir bakıma yalan ve hile becerilerini geliştirmek için uygun ortam hazırlar. Basketbol ve futbol gibi sporlarda oyuncular, rakip takım oyuncularını şaşırtmak için çeşitli hilelere başvururlar (yanlış yöne bakarak rakip oyuncunun topun gideceği taraf konusunda kafasını karıştırmak gibi). "Papaz kaçtı"gibi kağıt oyunlarını oynayan çocuklar, papazın kendilerinde olduğu anlaşılmasın diye yüz ifadelerini ve duygularını kontrol etmeyi öğrenirler. Tavla, satranç ve dama gibi oyunları oynayarak karşıdaki kişinin yaptığı hamleyle uğradığımız hayal kırıklığını nasıl gizlememiz gerektiğini öğreniriz.
Çocukluğun ilk yıllarında doğrunun tüm çıplaklığıyla söylenmesi hoş görülse de ("Babaanne kıyafetin çok komik görünüyor."gibi), ergenlik çağına gelen çocuklara bunun tam tersi öğretilir. Ayrıca, beyaz yalanlar sosyal ortamlarda kullanılabilecek bir reçete olarak gösterilir. Çocuklara insanları üzecek gerçekleri söylememeleri öğretilir. (Kendi ailesi içinde bile.) Sonuçta, ergenlik çağındaki çocuklar, yavaş yavaş hile ve yalan içerecek şekilde bilgi, fikir, duygu ve düşüncelerini toplumdan saklama veya yerine göre göstermeyi öğrenmeye başlarlar. Bu bir dereceye kadar her ailede öğretilir. Fakat, bazı ailelerin dışarı vermek istemediği sırlar, annenin ya da babanın saçlarının boyalı olduğu veya en son tatilde çok para harcanması nedeniyle çıkan kavga gibi basit şeylerdir.
Ergenlik çağındaki çocuklar etkili bir şekilde yalan söylemeyi ve toplumda kendilerine yer edinmeyi öğrenirler. Psikolog Maria Vasek, çocuklarda yalanın gelişimini incelemiştir. Vasek, yalan için gerekli becerilerin, davranışları düzenleme ve ilişkileri yönlendirme açısından da gerekli olduğunu ve bunlar olmaksızın insanın var olamayacağını savunur.
ÇOCUĞUMUZU YALANA NASIL TEŞVİK EDİYORUZ?
Çocukların bizim iyiliğimiz için bize yalan söylemeleri, yine bizden öğrendikleri bir yoldur. Çocuklarının iyiliği için, bazı küçük "zararsız"yalanlara başvurmayan ana - baba yok gibidir. Örneğin, o erbat ilacın kendi iyiliği için tatlı geleceğini duysa bile, ana - babanın kendi istekleri doğrultusunda gerçekleri çarpıtabildikleri kanısına varacaktır.
Çocuklarımıza doğru söylemenin önemini belirtirken, davranışlarımızla ve uyarılarımızla bunu göstermiyoruz. Hatta gösterdiğimiz kimi davranış onu yalana teşvik ediyor olabilir. Bunlara kısaca değinelim :
* Tehditler her ne kadar yetişkinlere mantıklı gelse de aslında işe yaramaktan çok uzaktır. Davranışın tekrarlanması için bir işarettir. Çünkü çocuğun kişiliğine bir meydan okumadır. Başkalarına aptal olmadığını kanıtlamak isteyen çocuk tehdide karşılık bir yalan kılıfı hazırlayacaktır.
* Rüşvet, yani "Eğer şöyle yapmazsan..."mantığı yarardan çok zararı olan bir uyarıdır. Bu tür sözler, ona, yeteneklerinden şüphe ettiğimiz mesajını iletir. Çocuk rüşvet şeklinde kullanılan ödülü elde edebilmek için pazarlığa, şantaja ve yalana başvurabilir.
* Çocuğunuzu, bir şey için söz vermeye zorluyor olabilirsiniz. Sözünü yerine getiremeyeceğini anladığında hileli yollar aramaya koyulabilir.
* Çocuğunuza savunmaya yönelik sorular soruyor olabilirsiniz. Matematikten 5 alıyorsun değil mi? Emin misin? vb. gibi. Bu sorularımız, onu savunmak için yalan söylemeye kışkırtıyor olabilir.
* Çocuğunuzun yaptıklarıyla alay etme, öğrenmeye önemli bir engel ve çocuk için ciddi bir ruhsal bunalımın kaynağıdır. "Ne kadar aptalsın!""Senden de bu beklenirdi zaten!""Senin ne olacağın şimdiden belli"vb. Bu sözlerle iletişimi zedelenen çocuk, anne ve babası için yalanlarla dolu intikam fantezilerini geliştirebilir.
* Oyuncağını kırdığını söylediğinde belki de dayak attınız ya da çok kızdınız. Çocuklar gerçekler için cezalandırıldıklarında kendilerini savunmak için yalan söylerler. Çocuğun yaptığı hata ile söylediği söz ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu ayrımın çocuk için yanlış anlamaya meydan vermeyecek biçimde açık olması gerekir.
YALANLAR KARŞISINDA NELER YAPALIM?
Yalanla karşı karşıya kalınca çocuklarımızı hemen sorguya mı çekelim, yoksa öfkemiz yatışıncaya kadar bekleyelim mi? Yoksa ceza mı verelim? Ne kadar sert bir ceza verelim? Acaba olayı görmezlikten mi gelelim? Nasıl davranıcağımızı belirlemeden önce, kendi kendimize şu soruları sorarak cevaplayalım.
"Çocuğum benden birşey mi bekliyor? İlgi mi? Övgü mü? Kişiliğini tanımamı mı? Aradığı şeyi daha önceki yalanlarında ona sağlamış mıydım? Yoksa kendisini önemli mi göstermek istiyor? Ben, iyi bir model miyim? Ona verdiğim sözleri tutabiliyor muyum? Doğru söylemenin önemini belirtirken bunu davranışlarımla gösterebiliyor muyum?"
Bütün çocuklar yalan söyler. Normal bir yalanla başa çıkmanın kesin bir yanıtı yoktur. Profesyonel görüşler bile genellikle kişisel görüşlere dayanır. Bu nedenle öneriler sadece rehber olarak ele alınmalıdır.
Yaşı küçük bir çocuğun söylediği yalanlar çoğunlukla fantezi ve uydurmanın bir bileşkesidir. Yalanı hoş olarak algılamak ya da çocuğu cezalandırmak yerine ebeveyn, çocuğun gerçeği görmesine yardımcı olmalıdır. Boşanmış bir ailenin 5 yaşındaki çocuğu, babasıyla kalırken aynen annesinin evinde olduğu gibi bu evde de kendi odasına bir televizyon istediğini söyler. Baba kızının annesinin evindeki odasında bir televizyonu olmadığından emin olduğundan "Hem annenin evinde hem de burada kendine ait bir televizyon istediğini mi söylemek istiyorsun?"diye cevap verir. Çocuk bu soruya doğru cevap vermek zorunda kalır ve sorun o anda çözülür.
Ergenlik öncesi ve ergenlik çağındaki çocuk yalan söylediğini bilir. Sorgulanan yalanın etkilerinin tartışılması ve uygun ceza (belirlendiyse) en iyi çözüm olabilir. Yalanın sebep olduğu kötülüklere filozofik bir açıklama getirmek etkili görünmez ve iki yüzlülük olarak adlandırılır. Ayrıca yazımızda belirttiğimiz gibi şiddetli cezalandırma gelecekte yalan söyleme olasılığını artırabilir.
Süreklilik gösteren yalanlarla doğrudan ilgilenilmelidir. Bu tip yalanlar risk faktörü taşıdığından bir profesyonel tarafından ele alınmalıdır. Patolojik yalan için tek bir tedavi yöntemi yoktur. Bu yalanlar daha çok anne babadan birinin yokluğu sebebiyle gelişir.
SON SÖZ
Çocuklarımızı doğru ve dürüst olmaları için yetiştiririz; fakat bir bakarız yalan söylüyorlar. Sırlar, yalan ve kendini kandırma, yaşamın gerçekleridir.
Nyberg, yalanla ilgili olarak "Yalan, doğrunun egemen olduğu bir dünyada ara sıra ortaya çıkan basiretli bir hata olarak tolere edilmemeli. Yalan, daha çok dünyayı düzene sokmak ve şekle koymak için başvurulan, birbirinden farklı bireylerin aralarındaki problemleri çözmelerini sağlayan, acıyla başa çıkabilmeye yardımcı olan, bireyselliği yakalayabilmeye destek veren ve insanı yaşama bağlayan bir mekanizma olarak algılanmalıdır"demiştir.
Aslında olgunluğun bir boyutu, yalanın olumlu yönlerini yakalayabilme, yalanların olumsuz etkilerinden nasıl ve ne şekilde kaçınacağımızı belirleyebilme becerisini kazanmaktır.
Gönderen
Healthydays
zaman:
4:38:00 ÖS
BEBEKLİK DÖNEMİNDEKİ GELİŞİM
Etiketler: başarı, bebek, çocuk, gelişim, sosyal 0 yorumA) BEDENSEL GELİŞİM
Bebeklerin doğumdaki büyüklükleri ve doğumdan sonraki büyüme hızları, onların genel gelişimleri hakkında bize bilgi verir. Ortalama olarak erkek bebekler kızlara göre bütün beden oranları bakımından biraz daha büyüktürler. Bebeğin beden oranlarında görülen değişmeler özellikle birinci yılın ikinci yarısında hızlanır. Doğumdan itibaren incelendiğinde başın en hızlı gelişen organ olduğu görülür. Örneğin, doğumda başın bedene oranı 1/4 iken, bu oranın erişkinlikte 1/8’e düştüğü görülür.
Doğumdan 1 yaşına kadar gövde en hızlı büyüyen alanı oluştururken, bacaklardaki hızlı büyümenin 1 yaşla ergenlik arasında gerçekleştiği görülür. Bedence büyümenin hızı, sosyo-ekonomik koşullarla ve beslenmeyle yakından ilişkilidir. (Ortalama boy ve kilo artışı çizelgeden izlenebilir.)
Doğumda ortalama ağırlık minimum 2268 gr., ortalama 3402 gr., maksimum 6350 gr.’dır.
İlk 3 ay içinde bebeklerin ortalama olarak haftada 170 gr. Almaları beklenir. Bazı çocukların gelişmelerinde büyüme ritmi açısından farklılaştıkları, beklenen ortalamanın altında bir gelişim seyri izledikleri görülür. Başlangıçta küçük çocuk izlenimi veren bu bebekler çocukluk döneminin herhangi bir evresinde hızlı bir büyüme grafiği göstererek akranlarına yetişir.
İSKELET GELİŞİMİ
Yeni doğan 48-50 cm boyundadır. 1-3 yaş arasında boyda ortalama 20,5 cm., ağırlıkta 4,7 kg.’lık bir artış gözlenir. Bundan sonra büyüme yavaşlar.
Yeni doğan iskelet yapısı önceleri yumuşak kıkırdaktan oluşmaktadır. Zamanla kıkırdakta kalsiyum fosfat ve diğer minerallerin depolanmasıyla kemik materyali haline dönüşür.
İskeletin görevi, hareketi dengeli hale getirmek, iç organları korumak ve vücudu dik tutmaktır. Doğuşta bebekte 270 tane kemik vardır. Bunlar incedir, bükülebilir ve birbirine gevşek bir biçimde bağlıdır. Ergenlikte kemiklerin sayısı 350’ye çıkar. Erişkinlikte ise bazı kemikler birleşir ve kemik sayısı 206’ya düşer.
KAS GELİŞİMİ
Yeni doğan kız olsun erkek olsun beden büyüklüğüyle orantılı olarak kas liflerine sahiptir. Baş ve boyuna yakın olan kasların daha aşağıdaki kol ve bacak kaslarına oranla daha önce geliştiği gözlenir. Erkek bebeklerin kas doku oranı, kız bebeklerinkinden daha fazladır. Cinsiyet farklılığından kaynaklanan bu üstünlüğü erkekler tüm yaşlarında ellerinde bulundururlar.
TEMEL FİZYOLİK GEREKSİNMELER
a) Beslenme Gereksinimi: Açlık ve susuzluk gereksinmeleri önem bakımından ayırt edilemez. Yeni doğanın günde 7-8 kez emzirilmesi gerekmektedir. Bunu takip eden haftalarda 5-6’ya indiği görülür. Ama alınan besin miktarında azalma olmaz.
Bu konuda Türk-İslam düşünür İbn-i Sina (980-1037) bundan yüzyıllarca önce şu görüşleri ileri sürmüştür:
“Çocuğun emzirilmesi ve beslenmesine gelince mümkün olduğu kadar ana sütüyle beslenmelidir. Çünkü ana sütü, çocuğun ana rahmindeyken aldığı gıdaya en çok benzer olanıdır. Ve deneyle sabit olmuştur ki çocuğun sancılarının giderilmesinde son derece faydalıdır.”
Bu tavsiye “Analar çocuklarını tam 2 yıl emzirsinler” diye Kuran-ı Kerim’e de uygun düşmektedir.
b) Uyku Gereksinimi: İnsan yaşamının en az bilinen ve en gizemli aynı belki de uykudur. Çocuğun temel fizyolojik gereksinmelerinin başında gelen uyku, çocuğun etkin katkısı gerektirir.
Çocuğa gerekli uykunun süresi bazı öğelere bağlıdır. Bunlardan en önemlisi çocuğun yaşıdır. Küçük çocukların uykuya daha çok gereksinimi vardır. Yeni doğan bebekler günde ortalama 16-18 saat uyuyarak zamanlarının %80’ini uykuda geçirirken 1 yaş bebeklerinde bu süre %50’ye düşmektedir. İlk 3-4 hafta boyunca bebekler ortalama olarak günde 7-8 kez kısa dönemler halinde uyurlar. 6. haftadan itibaren bu kısa uykuların yerini günde 2-4 kez yinelenen uzun uyku periyotlarının aldığı görülür. 28. haftadan itibaren bebeklerin büyük bir çoğunlukla tüm gece boyunca uyudukları, buna ek olarak 1 yaşına kadar gündüzleri de 2-3 kez kısa sürelerle uyku süresi 2-5 yaş için 13-15 saat, 6-8 yaş için 12 saat, 8-10 yaş için 11 saat ve 10 yaşından ergenlik dönemine kadar 10-11 saattir.
ISI VE BEDEN TEMİZLİĞİ
Çocuğun sağlıklı gelişiminde İbn-i Sina ısı ve beden temizliğine de önem vererek şöyle der: “Dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de yeni doğmuş çocuğun ılık bir evde uyutulmasıdır.”
Yine İbn-i Sina’ya göre çocuğun yıkanacağı en iyi vakit en uzun uykusundan (yani gece uykusundan) sonradır.
B) BİLİŞSEL GELİŞİM
DUYSAL-MOTOR DÖNEM
Piaget, çocuğu dünya hakkındaki bilgisi şekillendikçe birbirine bağlı zihinsel gelişim evrelerinden geçtiğini savunur.
Çocuk duysal-motor evre içindeyken zekanın görüntüsü hareketleridir. Bu dönemin başında çocuk kendini diğer objelerden ayırdedemez ve davranışları refleks örüntülerle kısıtlanmıştır.
1 yaş çocuğu battaniye üzerindeki oyuncağa ulaşabilmek için battaniyeyi kendisine çeker. Burada çocuk battaniyeyi oyuncağa ulaşmak için kullanmıştır.
Duyusal-motor öğrenmedeki düzenli gelişim sırası, ilk olarak duyuların kullanılmasıyla başlar. Bunun ardından 6. aydan itibaren motor yetenekler, daha sonra, yani ikinci yılda ise bu birincil yeteneklerin koordinasyonu başlar. Sembolleri kullanabilme yeteneği ile birlikte yeni şema türleri gelişir. Bu temsili şemadır. Burada önemli olan mevcut duyusal-motor şemalardan hareketle bir şeyi bir başkasıyla temsil edebilme yeteneğidir.
Duyusal-motor dönemi iki ayrı evrede alınabilir:
1) Refleks-egzersizler dönemi
2) Döner tepkiler dönemi
C) MOTOR GELİŞİM
Yeni doğan ağzına verilen emzik ya da parmağı emer, yanağına ya da ağzına dokunulduğunda yönünü değiştirebilir. Ağlar, öksürür, avucuna konan objeyi yakalayabilir, çığlık atar.
3-4 aya kadar baş, el ve kol hareketleri egemendir. Asimetrik olarak yatabilir. Bunların bu aylar sonunda kaybolması gerekir.
Çocuğun oturması, emeklemesi ve ayakta durabilmesinde biyolojik değişimlerin yani olgunlaşmanın önemi büyüktür.
MOTOR BECERİLERİN GELİŞİMİ
Çocuklardaki ilk iki yıl üzerinde yaptığı yoğun çalışmalar sonucu Mary Shirley motor becerilerinin kazanılmasında bazı ortalama değerlere varmıştır. Shirley’e göre çocukta aylar itibariyle motor beceriler şu gelişim gösterir:
0 aylık: Fötal davranışlar
1 aylık: Çenesini kaldırabilir
2 aylık: Göğsünü kaldırabilir
3 aylık: Objeye ulaşabilir ve onu kaybedebilir
4 aylık: Destekle oturabilir
5 aylık: Kucakta oturabilir ve objeyi yakalar
6 aylık: Bebek iskemlesine oturabilir ve asılı olan objeyi yakalayabilir
7 aylık: Tek başına oturabilir
8 aylık: Yardımla ayağa kalkabilir
9 aylık: Eşyaya tutunmak suretiyle ayakta durabilir
10 aylık: Emekleyebilir
11 aylık: Elinden tutulduğunda yürüyebilir
12 aylık: Ayağa kalkmak için eşyayı tutabilir
13 aylık: Merdivenleri tırmanabilir.
14 aylık: Tek başına ayakta durabilir.
15 aylık: Tek başına yürüyebilir.
D) DİL GELİŞİMİ
AĞLAMA: Bebekler daha birkaç haftalıktan itibaren sesli uyarımları algılamaya ve onlara tepkide bulunmaya başlarlar. Konuşmayı öğrenmek uzun ve karmaşık bir olgudur. Çocuk 12-15 aylıkken ilk sözcüğünü söyleyebilir.
İlk iletişimler ise ağlamayla olur. Bunun nedenleri ilk doğumda kana oksijen sağlama bağırma ve ağlamayla başlar. İlk 2 haftada uyku gereksiniminden kaynaklanır. 7 haftalıktan küçük çocuklarda açlık ağlama için en önemli sebeplerden bir diğeri iken gürültü ve ışık da sebepler arasındadır.
Daha üç aylık bile olmadan çocuk, ağlamanın ilgi toplamak için bir yöntem olduğunu öğrenir. 4 aylık çocuk yetişkinin onunla oynamayı reddettiği zaman, 5 aylık çocuk yetişkin odada olduğu halde onunla ilgilenmediği zaman, 9 aylık çocuk yetişkin başka bebeği tercih ettiği zaman ağlar. Daha ileri aylardaki çocuk aç, yorgun olduğu, korktuğu ya da faaliyeti kesildiği zaman ağlar.
CIVILDAMA: İkinci ayın sonundan itibaren ilk zamanlara oranla ilk zamanlara oranla daha az ağlamaya rastlanırken, bebekler kumru gibi ses çıkarmaya başlar. Bunlar genellikle bebeğin rahat ve hoşnut olduğu zaman çıkardığı seslerdir. Bu sesler dilin temel taşlarıdır.
HECELEME: 5 ve 6. aylarda kumru gibi ses çıkarma tek heceli anlamsız sözcüklere dönüşür. Heceleme yaşı 3-12 ay arasındadır. Çocuk artık isteklerini bu anlamsız hecelerle dile getirir. Ve bazen bu çıkardığı sesler hoşuna gider ve kendi kendine güler.
KONUŞMA: Dudak ve dişlerin koordinasyonu ile meydana gelen seslerin çıkması için ön dişlerin çıkması beklenmelidir. Yani organizma olgunlaşmalıdır. Bunun yanı sıra çocuk bazı sözcüklerin belli anlamları olduğunu bilmedikçe sözcükleri gerçek anlamlarıyla birleştiremez. Çocuk 1 yaşındayken yetişkinin belli kişi ve nesneler için kullandığı sözcükleri hatırında tutmaya başlar. Tüm anlamlar önce belli bir obje, kişi ya da duruma bağlıyken öğrenilir. Örneğin çocuk babasına “baba” diye hitap etmeyi öğrenince tüm erkeklere baba diyebilir.
Çocuk belli şeyleri öğrendiğinde kısa hecelerle anlatabilir. Örneğin gezme yerine “at-ta” demesi. Yetişkinler de eğer bu kısa heceleri kullanmaya başlarsa gerçek objelerin yerini alması daha uzun sürebilir.
Ayrıca çocuk başka motor faaliyetle uğraştığından, örneğin yürümek gibi, konuşmayı ikinci plana atabilir. Ancak yürümeyi öğrendikten sonra artık konuşmayla meşgul olur
E) DUYGUSAL GELİŞİM
BEBEKLİKTE İLK HEYECANLAR
Gülme ve Gülümseme: Hazzın en açık seçik belirtilerinden biri olan gülümseme ikinci ay dolaylarında görülür. Bebekler başka gülümseyen bir yüz gördüklerinde, annelerinin sıcaklığını hissettiğinde ilgilenildiklerinde gülümserler.
Korku: En yaygın heyecan biçimlerinden biri olan korku, canlıların görünen ya da görünmeyen tehlikeler karşısında, bir başka deyişle iyi kavranılmayan, farklı bir olaya karşı gösterdikleri doğal bir tepkidir. Aşırı olmadığı takdirde korku her çocukta görülen normal bir heyecan türüdür. Korkuda canlı varlığın korkuyu başlatan uyarım kaynağından kaçışı söz konusudur. Bebeklik döneminde korkuyu başlatan başlıca etkenler yüksek ses, fiziksel desteğin kaybolması, hayvan, karanlık oda, yüksek yer, yalnız kalma, acı duyma, ani yer değiştirme ya da yabancı kişi, yer ve objelerle karşılaşma olarak sıralanabilir.
Öfke: Öfke çok sık rastlanan bir heyecan türüdür. Özellikle çocukluk döneminde öfkeyi oluşturacak uyaranlar çoktur. Bunlardan bazıları:
· Oturakta oturmaya zorunlu kılmak
· Oynamakta olduğu oyuncağı elinden almak
· Yüzünün yıkanması
· Odada yalnız bırakılmak
· Başarıyla sonuçlanmayan bir işle uğraşmak
· Diğer çocuk ve yetişkinlerle oynamada başarılı olmamak
· Giydirilmek
· Giysilerini çıkarmak
· Yıkanmak
· Burnunun silinmesi
F) SOSYAL GELİŞİM
Sosyal gelişme bebeğin 3 ay dolaylarında insanla objeler arasındaki farkı görerek değişik tepkiler göstermesiyle başlar. Bebekler 3. ayda insan sesi duyduklarında başların çevirirler, gülümsemeye gülümsemeyle karşılık verirler. Bu ayın başından itibaren sosyal davranış egemen olur. Bebek artık başkalarıyla birlikteyken mutlu, yalnız başına kaldığı zaman mutsuz ve huzursuz olmaya başlar. 4-5 aylıkken diğer bebekleri farketmeyi, gülümseme ve azarlamaya değişik tepki vermeyi öğrenirler. 8-9 aylık olduğunda çocuk başkalarında gözlediği ses ve hareketleri taklit eder. 10-12 aylar arasında aynada kendi görüntüsüyle oynar ve onu öper. Fakat yaşamın 12. ayının sonrasındaki hızlı gelişim çocuğu birçok yönden bağımsız hale getirir. Artık çocuk kendini kanıtlama çabası içine girer. Özellikle ikinci yılın yarısından itibaren taklit, utanma, otoritenin kabulü, rekabet ve ilgi çekme arzusu başlar. 2-3 yaş çocuğu yetişkinlerle birlikte basit faaliyetlerde bulunabilir. Böylece pasif eleman olmaktan kurtulup bağımsızlaşır
Gönderen
Healthydays
zaman:
4:27:00 ÖS