: Health,Psychology,Sağlık Blog-: psikoloji
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.09.2008

SALDIRGANLIK

0 yorum

TANIM
Saldırganlığın tanımı eylemin bizzat kendisi vurgulanarak yada eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulanarak yapılabilir. Eylemin kendisi vurgulandığında saldırganlık başka kişilere zarar veren herhangi bir davranış olarak tanımlanmaktadır. Eylemde bulunan kişinin niyeti vurgulandığında ise hedefi yaralamak niyetiyle girişilen bir davranış olarak tanımlanır.
Diğer bir tanım, öfkeli ve araçsal saldırganlık şeklinde yapılmaktadır. Öfkeli saldırganlık öfke ve düşmanlığın kışkırttığı saldırganca bir eylemdir. Araçsal saldırganlık ise, eylemin kendisi dışında bir hedefe ulaşmak için girişilen saldırganca bir eylemdir.
NEDENLER:
• Bazı kuramcılar beynin merkezi sinir sisteminin ve endokrin sisteminin saldırganlığa yol açtığını öne sürmektedir. Bazı bilim adamları da beyinde saldırganlığa neden olan merkezlerin dışında beyindeki tümörlerinde saldırganlığa yol açtığını ileri sürmektedirler. Saldırganlıkla ilgili amigdalalar duyguların kontrolünden sorumlu beyin alanlarıdır ve limbik sistemin bir parçasıdır. Saldırganlık gösteren hayvanların amigdalaları çıkarıldığında hayvanların önceki halinin karşıtı bir durumun, sakinlik halinin ortaya çıktığı gözlenmiştir. Yine bu bölgede oluşmuş olan bazı tümörlerin aşırı saldırganlığa yol açtığı belirtilmektedir. Biyolojik kurama ait bir diğer açıklama genlerdeki farklı kombinasyonların saldırganlığa neden olduğu şeklindedir. Her insanın hücresindeki 23 çift kromozomdan bir çifti cinsiyeti belirler. Kadın da cinsiyeti belirleyen kromozom çifti XX erkekte ise XY biçimindedir. Y erkekliği belirleyen kromozom olarak düşünülmektedir. Bazı erkeklerde bu kromozomlar XYY şeklindedir. Bir kısım bilim adamları fazla olan bu kromozomun erkekte saldırganlığı artırdığını savunmaktadır. Araştırmalar XYY tipi kromozomun erkek suçlular arasında normallere göre 4 kez daha fazla görüldüğü şeklinde sonuçlanmıştır. Fakat kromozomlarla ilgili bu açıklamayı eleştirenler ve saldırganlığı açıklamada yetersiz bulan araştırmacılarda vardır. Çünkü XYY kromozomu taşımasına rağmen saldırgan olmayan erkeklerdeki ve kadınlardaki saldırganlığın nedenleri için hiçbir açıklama getirilememektedir. Bu nedenle biyolojik kuramın saldırganlığa ilişkin açıklamalarının yeterli ve kapsamlı olduğu söylenemez. Biyolojik temelli kuramlar objektif ve somut verileri kapsaması yönünden önemli sayılmakla beraber, saldırgan davranışın oluşumunda etkili olan bireyin duygusal, zihinsel ve sosyal süreçleri dikkate almamaktadır. Bununla birlikte yapılan araştırmalar biyolojik faktörlerin psikopatolojide önemli rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Geçmişte saldırgan davranış incelenirken daha çok çevresel değişkenler üzerinde duruluyor, gelişimsel ve sonradan olma beyin hasarları üzerinde durulmuyordu. Son yirmi yıldır saldırganlık üzerine yapılan araştırmalarda nöropsikiyatrik ve nörolojik sorunların saldırgan bireylerde, saldırgan olmayanlara oranla daha yaygın olduğu ileri sürülmektedir. Şiddeti besleyen bir çok kaynak vardır. Ancak bu kaynakların etkin olabilmesi için etkileyebilecekleri bir canlı organizmaya ihtiyaç vardır. Şiddet davranışını anlayabilmenin yolu onun biyolojik temelini anlamaktan geçer. Bu konudaki bulgular henüz çelişkili ve yetersizdir. Daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Emosyonel sinir bilim (Neuroscience) alanında son yıllarda görülen hızlı ilerleme bu alanda kısa sürede aşamalar kaydedileceğinin sinyallerini vermektedir. Ortaya çıkacak sonuçlar, şiddeti ortadan kaldırmayacaktır. Şiddetin daha iyi anlaşılabilmesi ve ortadan kaldırılabilmesi için hem toplumsal hem de biyolojik etkenlerin birlikte ve uygun ölçülerde dikkate alınması gerekir.
• İnsan davranışlarını insanın doğasından yola çıkarak açıklayan içgüdü kuramcıları saldırganlığı da içgüdülere göre açıklamakta, insanın diğer hayvanlar gibi kendisini saldırgan davranışlarda bulunmaya eğilimli kılan bir saldırganlık içgüdüyle doğduğunu ileri sürmektedirler. Bu kuramcılar saldırganlığı doğuştan gelen içgüdülerle açıklamakta ve saldırganlığın azaltılabileceğine ilişkin bir umut taşımamaktadır. Saldırganlığı içgüdülerle açıklamak, kişiler arası ilişkilerde sorun olan bu davranışı olağan görmek anlamına geldiğinden, bu kurama özellikle sosyal öğrenme kuramcıları tarafından yoğun eleştiriler gelmektedir. İnsan davranışlarını sadece içgüdü modeli ile tanımlamanın doğru olmayacağını daha sonra kabul edilmiştir. Davranışlar sadece içgüdü modeliyle açıklanabilseydi saldırganlığa özel bir anlatım ve özür bulunmuş olurdu.
• Sosyal Öğrenme kuramcıları insanın doğuştan saldırgan olmadığını saldırganlığın toplumsallaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Bireyi saldırganlığa iten güçlerin içsel olmaktan çok dışsal olduğunu savunmaktadırlar. Diğer kuramlarla karşılaştırıldığında bu kuram dış etkilere daha fazla önem vermektedir. Ancak kişi yalnız çevresel etkenlere tepkide bulunan güçsüz bir organizma değildir. Kişi ve çevrenin karşılıklı etkileşimleri bireyin sahip olduğu davranışları oluştururlar. Böylece hem çevre etkinlikleri davranışları şekillendirir, hem de çevre davranışlar tarafından etkilenir. Bu dinamik görüşler insanın saldırganlığını diğer sosyal davranışlar gibi hem çevreden kaynaklanan uyaran ve pekiştiricilerin etkisi hem de bilişsel kontrol etkisiyle öğrenildiğini savunur. Bu kuram, saldırgan davranışların kaynaklarının çok çeşitli olduğunu, geçmiş deneyim ve öğrenmeden, dış durumsal etmenlere kadar yayılan çok geniş bir yelpaze içinde değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca saldırganlık ve şiddetin, nesiller boyunca öğrenilmiş bir davranış kalıbı olarak geçtiğini de savunmaktadır. Geçmişteki deneyimlerin saldırganlığın ne zaman, hangi durumlarda ve de ne sıklıkla ortaya çıkacağını belirlediğini, çocukların model olarak aldıkları ana babalarının davranışlarından, nasıl davranmak gerektiğini öğrendiklerini, aile ve dış çevreden edindikleri saldırgan modellere özenerek saldırgan davranışlarda bulunduklarını ileri sürmektedir. Saldırganlığa içgüdü ve engellenme açısından bakan görüşlerle karşılaştırıldığında, sosyal öğrenme yaklaşımını benzersiz kılan şey, saldırganlığı değiştirebilir ve engellenebilir bir olgu olarak görmesidir. Oysa saldırganlığı içgüdüyle açıklayan görüşler saldırganlığı kaçınılmaz ve genetik olarak programlanmış bir davranış olarak görme eğilimindedirler. Bu yaklaşım, saldırganlığın öğrenildiği gibi unutulabileceğini ya da uygun koşullar altında hiç öğrenilemeyeceğini savunmaktadır.
• Saldırganlığın nedenini açıklayan bir diğer kuram olan Engellenme-saldırganlık kuramı ilk ortaya atıldığı zaman “Saldırganlık hali her zaman bir engellenme sonucu ortaya çıkar” görüşü şiddetle eleştirilere uğrayınca her engellenmenin saldırganlığa yol açacağı görüşü değiştirilerek saldırganlık, “engellenme saldırganlığa yol açmaktadır” şeklinde tanımlandı. Pek çok örnekte engellenme biçimlerinin ardından saldırgan davranışlar gelse de engellenme ve saldırganlık arasındaki bağın sanıldığından daha zayıf olduğu düşünülmektedir. Engellenme kaçınılmaz olarak saldırganlığa yol açmamakta ve saldırganlık her defasında engellenmenin ardından gelmemektedir. Bununla birlikte kuram sosyal ödül kazanmak için yapılan araçsal saldırganlık yada kendini savunmak için yapılan saldırganlık gibi engellenme olmaksızın yapılan saldırgan davranışları açıklamakta da yeterli olmamaktadır. Şiddet eylemlerini insan etmeninden soyutlayarak salt çevresel etmenlere dayandırarak açıklamak sorunun çözümüne fazla yardım sağlamamaktadır. Çünkü çevre ve insan birbirinden ayrılmaz bir biçimde bir sorunlar yumağı olarak şiddet eylemlerine katkıda bulunur. İnsan tepkilerini dış uyaranların, ruhsal yapısında yol açtığı etkilerin özelliklerine göre gösterir. Bu etkilerden biri olan engellenme tek başına saldırganlığa neden değildir. Bu konularda çalışmalar yapan bilim adamlarına göre engellenme genellikle öfke olarak nitelendirilen duygusal bir tepkiye yol açmakta ve bu tepkide kişiyi saldırgan davranışlarda bulunmaya hazır hale getirmektedir.
• Saldırgan modeller, bilişsel öğrenme yoluyla yeni davranış kalıplarının öğrenilmesini sağlar. Modelin saldırgan davranışlarının ödüllendirilmesi halinde de dolaylı pekiştirme yoluyla bu tür davranışların taklit edilme olasılığı artar. Böyle durumlarda saldırganlık oldukça yerleşik bir davranış kalıbı haline gelerek söndürülmesi güçleşir. Davranışçılara göre, insanlar iyi, akıllı olarak doğmakta, kötü eğitim, kötü çevre ve kötü örneklerle davranışlar bozulmaktadır. İnsan davranışlarını yalnızca doğuştan gelen eğilimler değil, çevrenin davranışları da biçimlendirmektedir. Bu yaklaşıma göre çocuk saldırgan davrandığında annesinin veya diğer kişilerin ona istedikleri şeyi vereceklerini anlarsa, saldırgan biçimde davranmaya eğilimli olur. Aynı durum uysal, atak ya da sevecenlik için de geçerlidir. Öteki bütün davranışlarda olduğu gibi saldırganlık da kişinin çıkarına uygun düşecek biçimde hareketlerin yapılmasıyla öğrenilir. Kişi istediği şeyi elde etmede başarılı bir yöntem olduğu kanıtlanan bir biçimde hareket eder.
• Saldırgan davranışların oluşmasında taklit önemli bir süreçtir. Bir çocuk yada genç öfke ve saldırganlık düzeyini kontrol edemeyen ve bunu sağlıksız şekilde ifade eden ana babasını gözlediğinde, sözle saldırmayı ve katı bir şekilde eleştirmeyi öğrenir. Ana babanın uyguladığı otoriteye dayalı katı disiplinin çocukta saldırganlık ve başkaldırma gibi olumsuz özelliklerin ortaya çıkarttığını görülmektedir. Araştırmalarda ana babanın kısıtlayıcı ve çocuğa özgürlük tanımayan, kendi düşüncelerini empoze eden onun adına kararlar alıp uygulamaya çalışan katı tutumlarının isyankarlığa ve saldırganlığa neden olduklarını göstermektedir. Çocuğa karşı yargılayıcı olan, fiziksel şiddet kullanan, çocuğu dinleyip anlamaya çalışmayan annelerin çocuklarının güvensiz, tedirgin ve saldırgan davranışlar gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca çocuğa karşı dayakla terbiyenin olduğu kadar, aşırı koruyuculuğunda çocuğu saldırganlaştırdığı görülmüştür.
• Toplum da aile gibi suç oranın gelişmesini teşvik etmektedir. Suç oranın yüksek olduğu bir topluluk çocuğun saldırgan aktivitelerde bulunan pek çok modeli gözlemlemesine fırsat verir. Çocuk aynı zamanda bu davranışlarından ötürü bu modellerin ödüllendirildiğine de tanık olur. Göç sebebiyle başta büyük kentler olmak üzere çeşitli yerleşim birimlerinde oluşan, kontrolsüz yapılaşma, nüfus artışı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma, gelir adaletsizliğinin ve yoksullaşma oranının artması, işsizliğin yol açtığı güvensizlik, gelecekten umudunu kesme ve amaçsızlık, haksızlığa uğradığında hakkını resmi yollardan alamaması, sosyal problemlerin çözümünde şiddete başvurulması saldırganlığın ortaya çıkmasını kolaylaştırır.
• Psikologların büyük çoğunluğunun TV’de şiddetin çocuklarda saldırganlık eğilimini artırdığına inandığı kesindir. Hatta sokaktaki insanında genelde bu inancı paylaştığı söylenebilir. Eğer televizyondan bir şeyler öğreniliyorsa ki bunda kuşku yoktur. Saldırgan davranışlarda öğrenilebilir. Bu öğrenme, TV’de gözlenen saldırgan kahramanın gösterdiği saldırgan davranışın taklidi ya da böyle davranışların ilişkili olduğu başka saldırgan davranışları çağrıştırıp etkinleştirmesi biçiminde olabilir. Bununla birlikte, çocukların TV’de gözledikleri ve sonuçta kendileri için zararlı olabilecek saldırgan davranışlara daha fazla başvuracaklarını düşünmek biraz insanı küçümsemek ve onu ayırt etmeksizin her davranışı taklit eden robotumsu bir yaratığa indirgemek olur. İnsan yavrusu eğer ruhsal olarak bir özrü yoksa bebek denebilecek yaşlarda bile gerçek ile filmi, filmde yapılabilecekle gerçekte yapılabileceği ayırt edebilecek kapasitededir. Nitekim gözden geçirdiğimiz sonuçlarda bu görüşü destekler niteliktedir. Bulgular TV’ de saldırganlığın, çocuklarda saldırganlığı büyük ölçüde arttırdığı yargısına varmamızı sağlayacak denli kesin ve tutarlı değildir. Eğer gerçek yaşamda saldırgan davranışlar ödüllendirilip özendiriliyorsa, çevre gerçek saldırgan modeller açısından zenginse ya da koşullar saldırgan duyguları denetim altında tutulamaz ölçülere çıkarıyorsa, o zaman saldırgan davranışların öğrenilmesinin ayıbı büyük ölçüde TV’ye çıkarılmamalıdır.
• Başlı başına okul ve eğitim sistemi bile pek çok çocuk ve ergende öfke yaratan ve saldırganlığa yol açan ortamlar olabilmektedir.Eğitim-öğretim alanındaki eşitsizlikler ve haksız uygulamalar, öğretmenlerin öğrenciler arasında ayrım yapmaları, öğrencilerin kendi içinde değil sürekli birbirleriyle kıyaslandığı yarışmacı, kalitesiz ve ezberci eğitim, başarının düşmesine yolaçan sürekli değişen eğitim programları çocukları saldırganlaştırmaktadır.
• Kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki koşullar, fazla ders saati ve yoğun ders programının getirdiği sıkıntılara ders dışı etkinliklerin ve sosyal faaliyetlerin yetersiz olması, öğrencinin rahatlayabileceği, enerjisini kullanabileceği alanların sınırlılığı eklenir. Bu yüzden sınıflar can sıkıntısı için mükemmel mekanlardır ve bu kadar yapay bir ortamda çocuklardan doğal olması beklenmektedir. Bu hayvanat bahçesinde kafese kapatılan vahşi hayvanları niçin doğal davranmıyorlar yada niye huzursuzlar diye suçlamak gibidir.
• Disiplin yönetmeliğinin katı, yasakçı kuralları ve tek tipleştirme uygulamaları sonucu farklı, orijinal ve yaratıcı kişilik özelliklerinin törpülenmesi çocuklarda öfke tepkilerine yol açmaktadır.
• Bir yandan öğretmenlerin formasyon yetersizliği, (öğretmen açıklarını kapatmak için her üniversite mezununun öğretmen olarak atanması) ve eğitimden çok öğretim ağırlıklı çalışmaları, diğer yandan rehberlik ve yönlendirmenin olmayışı, okulda psikolojik danışma hizmetlerinin yetersizliği saldırganlığı engelleme de sorunlar doğurmaktadır. (Rehber öğretmen açığını kapatmak için bu işin eğitimini almamış insanların istihdam edilmesi).
• Genelde ergenlikte sınırlı antisosyal davranışa dahil olan bireyler, toplumun norm ve standartlarını öğrenmektedir ve yaşam boyu antisosyalliği sürdüren bireylerden çok daha iyi sosyalize olmaktadır. Ergenliğin ilk yılları boyunca suçluluk artış, genç yetişkinlikte de düşüş göstermektedir. Arkadaş grubunca kabul arzusu, gençler arasında antisosyal davranışı artırmaktadır. Zamanla arkadaşlar daha az etkili olmaya başlar ve ahlaki değerlerin kazanılmasıyla saldırgan davranış azalır.
ÖNERİLER
• İnsanın biyolojik olarak iki nihai amacı vardır. Hayatta kalmak ve türün devamını sağlamaktır. İnsan bir tehlikeyle karşılaştığı zaman da iki davranış kalıbından birini seçer ya kaçacak yada savaşacaktır. Savaşmak zorunda kaldığı zaman doğal olarak saldıracaktır. Yani şiddetin kökeninde yer alan saldırganlık davranışının insanın hayatta kalmasına yarayan kesin bir fonksiyonu vardır. Bir amaca hizmet eden saldırganlık davranışının, sosyal kaidelerin geliştiği, kişinin güvenliğini sağlayacak toplumsal yapılanmanın arttığı bu gün için eskiye oranla gerekliliği azalsa da, kişinin hangi durumda kendisine zarar gelebileceği bilgisine her zaman ihtiyacı vardır.
• Saldırganlığın üç türünden söz edilebilir. Toplum tarafından onaylanmayan düşmanca saldırganlık, belli koşullar altında onaylanan saldırganlık, toplumca ne yasaklanan ne de onaylanan izin verilmiş saldırganlık. Toplumda etkili işlev görebilmek için bireyler bunları öğrenmek zorundadır. Saldırganlıklarını hiçbir zaman denetim altına alamayanların özgür kalmalarına izin verilmeyecektir. Bununla birlikte saldırganlığa hiç başvurmayanların durumları, gerektiğinde onu kullananlarınkinden daha kötü olabilir. Dolayısıyla önemli olan çocuklara hiçbir zaman saldırmamayı öğretmemek değil, saldırganlığın ne zaman uygun olup ne zaman uygun olmadığını öğretmektir. Önemli bir diğer noktada çocuklara düşmanca saldırganlığın, toplum tarafından onaylanmayan saldırganlığın öğretilmemesidir.
• Araştırmalar çocuklarının kötü davranışlarını cezalandırmak isteyen anne ve babaların aslında bu davranışları pekiştirmekten ileriye gidemediğini göstermektedir. Buna göre övülen iyi davranışlar çocukları tarafından nasıl öğreniliyorsa cezalandırılan kötü davranışlarda öğrenilebilir. Burada önemli olan davranışın altının çizilmiş olmasıdır Bir davranış ödül ile güçlendirilirken, ceza ile ortadan kaldırılabilir. Ancak burada asıl ceza, o davranışın sonunda ortaya çıkacak olumsuz durumun kendisidir. Bir davranış sonucunda ortaya çıkan olumsuzluk bir yanıt iken, cezalandırmak bir uyaran oluşturabilmektedir. Ceza, cezalandırılan tarafından kendine bir saldırı olarak algılanabilir, hatta karşı atağa geçme isteği uyandırabilir. Davranış sonucu ortaya çıkan olumsuzluk davranışın devamını önleyici bir etkiye sahipken, cezalandırmak davranışın tekrarı için bir uyarıcı oluşturmaktadır.
• Okuldaki herkesin okulu sahipleneceği ve orada olmaktan hoşlanacağı bir okul iklimi oluşturulmalıdır. Okuldaki her öğrenciye ve görevliye, kendilerinin okulun önemli bir parçası oldukları hissettirilmelidir. Bu duygu, okulda güvenliği sağlamaya yönelik planlama sürecine herkesin (öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin ve toplumun önde gelen kişilerinin) katılımı sağlanarak başarılabilir.
• Yapılan araştırmalar, okullardaki sorunların çok büyük bir kısmını okuldaki çok küçük bir azınlığın çıkardığını göstermektedir. Bu öğrenciler öncelikli hedef seçilebilir. Okuldaki gözetim ve denetim faaliyetleri planlanırken, sayıca az olan bu öğrencilerin bulundukları yerlere özel bir dikkat gösterilmesi, bu öğrencilerin hem kendilerini hem de olası mağdurları şiddeti karşı korumak için yararlı olabilir.
• Okulda güvenliğin sağlanması birinci derecede okul müdürünün işidir. Okul müdürü kendi odasına çekilmemeli, özellikle ders aralarında koridorlarda görünmeli, sınıfları ziyaret etmeli ve okulda düzenlenen toplantılarda hazır bulunmalıdır. Hiç kuşku yok ki en iyi müdür zamanın çoğunu makam odasının dışında geçiren müdürdür. Başta okul müdürü ve müdür yardımcıları olmak üzere okuldaki bütün görevliler öğrencilerden önce okula gelmeli, öğrenciler okula geldiklerinde tüm çalışanların kendilerini güler yüzle kendilerini karşıladığını görebilmelidir.
• Okul yöneticileri ve öğretmenleri anne babalar ile mutlaka işbirliği yapmalıdır. Güvenli bir okul oluşturmak, sadece okul yöneticilerinin başarabileceği bir iş değildir. Veliler, okul güvenliğinin sağlanmasının aslında kendi çocuklarının başarısına katkıda bulunacağını bilmeli ve bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmeye istek duymaları sağlanmalıdır.
• Öğrencilerin gerçekten ilgisini çeken ders dışı etkinlerinden oluşan bir sistem kurulmalıdır. Okul çağındaki çocuklar yapılacak ilginç ve kendilerine meydan okuyan şeyler bulamazlarsa bu boşluğu olumsuz etkinliklerle doldurabilirler.
• Öğrencilerin kendi güvenliklerinin sağlanmasına aktif bir biçimde katılmalarının sağlanması gerekir. Bu amaçla öğrencilerin okuldaki güvenlik planlarının hazırlanmasına katılmaları sağlanabilir. Ayrıca öğrencilere kişiler arası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddet içermeyen yollarlı çözme teknikleri öğretilebilir.
• Öğrencilere doğru kararlar verme, sorumluluklarını bilen bir vatandaş olma ve çatışma çözme becerilerine sahip olma gibi yaşam becerileri öğretim programlarıyla bütünleştirilerek kazandırılmalıdır. Özellikle gençlerin çatışmalarla nasıl başedeceklerini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü okullardaki şiddet olayları aslında çözümlenmemiş çatışmaların yansımasıdır. Eğer gençlere çatışmaları yapıcı bir biçimde çözme becerileri kazandırılırsa, okullar daha güvenli yerler olabileceğini söyleyebiliriz. Her okul öğrencilerine bu yaşam becerilerini öğretmeyi amaçlamalıdır.
• Yetişkinlerin gözetimi ve denetimi ihmal edilmemelidir. Özellikle çocuklar sürekli denetim ve gözetime ihtiyaç duyarlar. Okulda görevli yetişkinlerin çocukların gözetim ve denetiminin nasıl yapılacağı konusunda belli aralıklarla hizmet içi eğitim verilmesi gerekir. Bu eğitimlerde öğrenciler arasındaki bir kavgaya öğretmenlerin yada okul çalışanlarının nasıl müdahale etmeleri gerektiği üzerinde durulabilir.
• Okuldaki şiddet olaylarıyla ilgili düzenli bir kayıt sistemi kurulmalı ve düzenli bir izleme çalışması yapılmalıdır. Bu sayede okulda meydana gelen şiddet olaylarının ve diğer suçların analiz edilmesi sağlanabilir. Bu olaylar en çok ne zaman, nerede meydana gelmektedir? En fazla kimler karışmaktadır? Sorularına cevap bulunarak, bu verilere göre güvenlik önlemleri ele alınmalıdır.
• Okul güvenliğini sağlamak için gerekli fiziksel önlemlerin alınması çok önemlidir. İstenmeye olayların sıkça meydana geldiği koridor, spor alanları, spor sahası, okulun giriş çıkış yerleri ve kantin gibi mekanlar için yetişkin gözetim ve denetimi artırılabilir.
• Okula farklı yerlerden giriş yapılması engellenmeli girişler belli bir kapıdan yapılmalı ve bu kapıda mutlaka denetim olmalıdır. Okula gelen ziyaretçilerin kaydı tutulmalı ve rasgele ziyaretçi giriş çıkışı olmamalıdır.
• Okulda krize müdahale ekibi oluşturulmalı ve gerekli müdahale planları önceden hazırlanmalıdır. Çünkü bütün önlemlere rağmen okullarda zaman zaman sorunlardan kaçınmak mümkün olmayabilir. Okul güvenliği planı her yıl gözden geçirilerek güncelleştirilmelidir.
• Okulun güvenliğini artırmak üzere polis, itfaiye, acil servis gibi birimlerle hemen iletişim kurabilecek şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.
• Her okul öğrencilerin hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin bilgiler içeren klavuzlar hazırlamalıdır. Bu klavuzlarla kurallara uyulmadığı zaman hangi yaptırımlarla karşılaşacakları bildirilmeli ve bu yaptırımlar bütün öğrencilere aynı şekilde uygulanmalıdır.
• Okulda meydana gelen şiddet yada işlenen suçlardan dolayı mağdur olan öğrenciler özel bir dikkate ve desteğe ihtiyaç duyarlar. Okullardaki rehber öğretmenler bu desteği sağlamada çok önemli bir rol oynarlar.
Anne Babaya Öneriler:
• Katı disiplin uygulama
• Sevgiyi koşullu gösterme,
• Nedenlerini açıklama ihtiyacı duymadan davranışlarda kısıtlama yapma,
• Yapılan hataları affetmeme, katı cezalandırıcı yaklaşım,
• Doğruların merkezi olarak kendini kabul eden bu nedenle çocuğun görüş ve düşüncelerine önem vermeyen ve aile sorunlarının tartışılmasında çocuğa söz hakkı tanımayan,
• Genelde çocuğun kapasitesi üzerinde beklentisi olan ve bu beklentiye ulaşmada çocuğu zorlayan,
• Toplum normlarına sıkı sıkıya bağlı ve bu kalıbın dışına çıkmaya ana baba tutumları otoriter tutumlar olarak tanımlanır. Bu tutumlar çocuk üzerinde katılık, hoşgörüsüzlük, içe dönüklük gibi kişilik özellikleriyle, saldırgan davranışlarda bulunma eğilimine neden olur.
• İlgisiz ve otoriter ana baba tutumlarının binişik özellikleri vardır. Bilerek veya ilgilenemediği için çocuğa karşı itici davranışlarda bulunma, gereksinimlerini karşılamama, sevgi göstermeme, etkinlikleri ve başarıları ilgisizlikle karşılayıp başarısızlıkları ağır şekilde cezalandırma, görüş ve düşüncelerine önem vermeme, ilgisiz ana baba tutumları olarak tanımlanabilir.
• Çocukla ilgilenip onunla iletişim kurarak onu gerektiği ölçüde kontrol etmek ve çocuğun gittikçe artan potansiyeline ulaşmasında gereksinim duyduğu fırsatları elde etmesine rehberlik yapmak,
• Çocuğu reddederek ona karşı ilgisiz davranmak yerine çocuğun kendileriyle karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan olumlu bir özdeşim kurmasına yardım etmek,
• Aile içinde demokratik bir düzen kurarak dengeli bir bağımsızlık modeli sağlamak,
• Çocuğa seçme olanağı vererek gereksinimlerini çekinmeden söyleyebileceği bir ortam yaratmak,

10.09.2008

AİLE İÇİ ŞİDDET

0 yorum

TANIMI VE NEDENLERİ:
Kişilerin beslenme ve bakım gereksinimlerini karşılayan, güven duygusu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez, her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır. Aile dışında gerçekleşen şiddet için toplum sorumlu tutulurken, aile içinde oluşan şiddet gizli kalmakta, özel hayat olarak kabul edilmekte, çoğu kez de olağan ve yasal olarak karşılanmaktadır. Aile içi şiddet ile ilgili olarak gelişen kamuoyu bilinci ise çok değişkendir. Böyle bir şiddetin varlığına inanmama ve inkar etme şeklinde görüşler olabildiği gibi, bu tür bir şiddeti onaylayan görüşler de olabilmektedir.
Şiddet , insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine, yaralanmasına ve sakat kalmalarına neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür.
Aile içi şiddet ise bu tür bir hareketin aile içinde gerçekleşmesi durumunu ifade eder.
Aile içi şiddet büyük bir oranla kadına ve çocuklara yöneliktir ve bu şiddeti gerçekleştiren kişi de erkektir. Psikiyatrik hastalar tarafından bildirilen fiziksel ve cinsel şiddet eylemlerinin % 90’ı aile bireyleri tarafından yapılmıştır.
Çocuğun ruhsal ve bedensel bütünlüğünü bozucu davranışların tümü ise çocuk istismarı olarak tanımlanmaktadır. Bu alanda sık kullanılan diğer bir kavram ise çocuk ihmalidir. Bu ise, ana ve babaların çocukların bakım, beslenme, barınma, ısınma, giyinme, sağlık ve eğitim ile ilgili gereksinimlerini karşılama gibi temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamamaları veya bu konularda hatalı tutum sergileyip, çağdaş bilgileri kullanmamaları anlamındadır.
ŞİDDETİN NEDENLERİ
Şiddet nedenleri çok çeşitli ve karmaşıktır. Kolay anlaşılabilmesi açısından genel anlamıyla şiddetin, özel anlamıyla ise aile içi şiddetin nedenlerini, biyolojik nedenler, psikolojik nedenler ve sosyal nedenler olmak üzere üç ana başlık altında toplamak mümkündür.
1-Aile İçi Şiddetin Biyolojik Nedenleri:
Biyolojik nedenler arasında, erkeklik hormonlarının etkisi, şizofreni, paranoid şizofreni gibi bazı akıl hastalıkları ile antisosyal kişilik bozukluğu gibi bazı ruhsal bozukluklar sayılabilir. Saldırgan yani şiddeti uygulayan aile bireylerinin büyük oranlarda erkek oluşu ve bu saldırgan davranışların ilerleyen yaşla birlikte azalmaya başlaması, erkeklik hormonlarının şiddet davranışında etkili olduğunu düşündürmektedir. Hezeyanlar, hallüsinasyonlar (gerçekte var olmayan şeyleri görme, duyma veya kokusunu alma), gerçeklikten uzaklaşma, duygusal cevapların kaybı, sosyal ilişkilerin bozulması gibi belirtilerle ortaya çıkan şizofreni ve bunun özel bir çeşidi olan şüphe, kıskançlık, kendini beğenmişlik gibi duyguların ön plana çıktığı paranoid şizofreni diye adlandırılan akıl hastalıkları da biyolojik nedenler arasındadır. Sorumsuz, tepkici ve düşüncesiz hareket etme, vicdansızca ve suç niteliğinde davranışlar gösterme ve bunlardan hoşlanma biçimindeki tutumların görüldüğü antisosyal kişilik bozuklukları da şiddetin biyolojik nedenlerindendir.
2-Aile İçi Şiddetin Psikolojik Nedenleri:
Sürekli olarak, aile içi şiddete maruz kalan yani eşlerinden dayak yiyen kadınlar, böyle olmayı seçmemişlerdir. Şiddet uygulayan çoğu eş, aile birliğinin ilk dönemlerinde bunu uygulamaz. Ne zaman arada derin ruhsal bağlar kurulmaya başlar, işte o zaman şiddet eğilimleri kendini gösterir. İlk şiddet atağı, şiddete uğrayan eş için bir sürpriz olur ve hiç bir şekilde şiddet eğilimi olarak yorumlanmaz. Ancak gerçek, şiddetin doğasının zaman içinde artmaya meyilli olduğudur. İlk yaralanmalar hafif ve önemsiz olarak kabul edilir ve şiddete uğrayan eş, şiddeti uygulayan eşin kendisine zarar verme kastı taşımadığına inanır. Eşine karşı duygularında önemli bir değişiklik olmaz. Ancak şiddetin boyutu ilerlediğinde, şiddete uğrayan eşin duygusal bağı giderek zayıflar, fakat eşini terk etmesi durumunda daha büyük bir şiddet atağı ile karşılaşma korkusu artar. Buna sosyal kurumlardan destek alamama endişesi de eklenince, şiddete maruz kalan eş, yıkıcı bir evlilik tuzağı içinde kendisini hapsedilmiş bulur. Şiddeti uygulayan kişiler, uyguladıkları bu şiddet karşısında elde edecekleri kazancın, şiddetin maliyetinden daha fazla olduğunu düşünürlerse, şiddeti uygulamaya devam ederler.Erkekler niçin kadınları döverler? Çünkü bunu yapabilirler.... Erkekler için eşlerini dövmenin kazançları; duygusal baskıları ortadan kaldırmak, hayal kırıklıkları için bir çıkış yolu bulmak ve kendi isteklerinin gerçekleşmesini garanti altına almaktır. Buna karşılık maliyet oldukça düşüktür. Çünkü: Kadınlar gerek fiziksel, gerekse ekonomik açıdan yetersiz olduklarından buna karşı koyamazlar, toplum bu olguya aile içi özel mesele gözüyle bakar ve koruyucu toplumsal örgütlerin çabası sınırlıdır. Şiddeti uygulayan kişinin karşılaşabileceği en ciddi maliyet , eşin boşanma yoluyla kaybedilmesidir ki, bu da çoğu kez , şiddet uygulanmasının arttırılması yolu ile kontrol altına alınır.
3- Aile İçi Şiddetin Sosyal Nedenleri:
Şiddet uygulama, öğrenilebilen bir davranıştır. En önemli öğrenme kaynağı ise, şiddeti uygulayan kişinin kendi ailesidir. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde, aile içi şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişenlerin, şiddet gösterme eğilimine sahip oldukları gösterilmiştir. Ayrıca şiddetin, toplum tarafından paylaşılan bir değer yargısı olarak kabul edilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılması da sosyal bir neden olarak kabul edilmektedir. Toplumların sahip oldukları iletişim becerilerinin yetersizliği, duygu ve düşüncelerin kışkırtıcı biçimlerde ifade edilmesi alışkanlığı, bilinçsizce yapılan suçlamalar, hatalı namus ve ahlak anlayışları da şiddetin sosyal nedenleri arasında sayılabilir. Yoksulluk, hayat karşısında şanssız olmak, beklentilerin ve kazanılmış niteliklerin yoksunluğu gibi sosyo-ekonomik baskı unsurları da şiddet uygulamasına neden olabilir. Alkol ve madde bağımlılığı olan kişiler ise gerek bu sosyal faktörlerin gerekse kullandıkları bağımlılık yaratan maddelerin neden olduğu ruhsal etkiler sonucunda şiddet uygulamaya daha çok yatkındırlar.
ÇOCUK İSTİSMARININ NEDENLERİ
Son otuz yılda, çocuk istismarı konusu gerek tıbbi gerekse toplumsal açıdan giderek önem kazanmaktadır. Çocuk ölümlerinin ve hastalıklarının bir nedeni olarak, kurbanları açısından son derecede yıkıcı sonuçlarıyla ve hatta sonraki nesiller için bile kalıcı izler bırakan özellikleriyle çocuk istismarı önemli bir sosyal sorundur. Bu konunun yeterince bildirilmemesi, tanı konulmasındaki güçlükler, inkar edilmesi ve gizli kalması ise önemini daha da arttırmaktadır.Çocuklarını istismar eden anne ve babaların kendine güvenmeyen, ana-baba olmayı kabullenememiş, kendi çocukluklarında benzer bir durumla karşılaşmış kişiler oldukları saptanmıştır. Öte yandan çocuk gelişimi ve eğitimi konularında gerçek dışı bilgilere ve beklentilere sahip, kendi dürtülerini kolaylıkla denetim alamayan , karşılanmamış bağımlılık gereksinimleri olan ve alışkanlık yapıcı madde bağımlısı kişilerin de çocuk istismarına yatkın oldukları gözlenmiştir. İzolasyon ( tek başına kalma, yalnız bırakılma), baskı ve zorlanmalar ve şiddetin kuşaktan kuşağa geçen bir değer yargısı olarak toplum tarafından benimsenmiş olması da çocuk istismarının nedenleri arasında sayılmaktadır. Öte yandan , olaya kurbanlar açısından bakıldığında, düşük doğum ağırlığı ( doğum kilosunun 2500 gr’ın altında oluşu) ile doğan, vaktinden önce doğan, kalıtsal veya süreğen bir hastalığı olan, istenmeyen bir gebelik sonucunda doğan, gayrı meşru olarak dünyaya gelen çocukların ve ikizlerin daha çok istismar edildikleri görülmektedir.
AİLE İÇİ ŞİDDETİN TİPLERİ
Aile içi şiddet, uygulanışı ve şiddetin uygulandığı kişiler dikkate alındığında farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Uygulanışına göre : Fiziksel, duygusal (psikolojik) ve ekonomik şiddetten söz edilebilir.
1- Fiziksel Şiddet
Aile içi şiddetin en sık olarak uygulanan biçimidir. Sarsma, hırpalama, tokat atma, dayak atma, bireye cisimler atma, duvarlara vurma, saçından tutup yerlerde sürükleme, itme, sopa ve odun ile dövme, ellerini kollarını bağlama, zorla cinsel ilişkide bulunma, kesici delici aletlerle üzerine yürüme, ve bunları kullanarak kişiyi yaralama, ateşli silahlar kullanma, kişileri öldürme gibi durumlar fiziksel şiddet uygulamalarıdır.
2- Duygusal Şiddet
Kişiye bağırma, başkaları önünde küçük düşürme, gururunu incitme, kişiyi fiziksel şiddet uygulamakla tehdit etme, kişinin duygu ve düşüncelerini açıkça ifade özgürlüğünü elinden alma, kendi gibi düşünüp davranmaya zorlama, kişinin hareket özgürlüğünü kısıtlama, kendi aile bireyleriyle veya arkadaşlarıyla iletişimin yasaklama, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğünü kısıtlama gibi fiziksel bir baskı olmaksızın uygulanan ve ruh sağlığını bozucu eylemlerin tümü duygusal şiddet kapsamındadır.
3- Ekonomik Şiddet
Kişilerin çalışma ve gelir sağlama özgürlüklerinin ellerinden alınması, mal alıp satmalarının engellenmesi, gelirlerine el konulması, gelir sağlamak üzere çalıştırılmaya zorlanması gibi eylemlerdir.
Aile içi şiddetin uygulandığı kişilere göre türleri ise, eşlere, çocuklara veya evdeki yaşlılara şiddet uygulanması biçiminde olabilir. Eşlere şiddet uygulanması bakımından erkeklerin, kadınlara şiddet uygulaması daha yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır.
ÇOCUK İSTİSMARININ TİPLERİ
Çocuk istismarı başlıca üç şekilde olmaktadır:
1- Fiziksel istismar: Çocuğun canının yakılması, hırpalanması, incitilmesi, dövülmesi, kesici delici aletler veya ateşli silahlar kullanılması ve bunların sonucunda yaralanması , sakat bırakılması veya öldürülmesidir.
2- Duygusal istismar: Tehdit, bağırma eylemleri, çocuğa karşı sevgi yokluğu olduğunun gösterilmesi gibi çocuğun duygusal gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek tüm davranışlardır.
3- Cinsel istismar: Bir yetişkinin cinsel duygu ve isteklerini doyurmak üzere çocuğu bir araç olarak kullanma girişiminde bulunması veya kullanmasıdır.
YAŞLILARA YÖNELİK ŞİDDET
TANIM, TÜRLER, NEDENLER:
Aile içi şiddete maruz kalma açısından risk altında olan diğer bir grup da yaşlılardır. Yaşlılara yönelik şiddetin belirgin bir sınıflanması olmamakla birlikte başlıca şu şekillerde görülmektedir:
1- Ekonomik şiddet: Yaşlılara ait paranın gasp edilmesi ve onun izni olmadan diğer aile bireyleri tarafından kullanılmasıdır.
2- Yaşlının eşyalarının gasp edilmesi: Yaşlıya ait malvarlıklarının onun rızası olmadan elinden alınması ve kullanılmasıdır
3- Duygusal (psikolojik) şiddet: Yaşlının sözle küçük düşürülmesi, haklarının yok sayılması, çeşitli olanaklardan yoksun bırakılmasıdır.
4- Fiziksel şiddet: Yaşlının dövülmesi, cinsel taciz veya tecavüze uğraması, aç bırakılması vb. durumlardır.
Yaşlılara yönelik en sık olarak uygulanan şiddet biçimi ise yaşlının ihmal edilmesidir. Bu yaşamak için başkalarının bakım ve yardımına ihtiyacı olan bir yaşlının bu yardımı alamaması ve kendi başına izole bir halde bırakılması anlamındadır. Passif bir eylem olan bu şiddet biçimi çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Yaşlılara yönelik şiddetin yaygınlığı hakkında güvenilir bilgiler ne yazık ki yoktur. ABD’de 0,5-2,5 milyon yaşlının bu değişik şiddet türlerine maruz kaldıkları tahmin edilmektedir. Bilişsel olarak kötü durumda olan yaşlıların daha çok şiddete maruz kaldıkları bilinmektedir.
Aile içinde yaşlılara uygulanan şiddetin nedeni diğer şiddet uygulanan kişilerde olduğuna benzer şekilde çok nedenlidir.
YAŞLILARA YÖNELİK ŞİDDETİ ARTTIRICI NEDENLER
Şu etmenler, şiddeti arttırıcı nedenler olarak saptanmıştır:
1- Yaşlının aile bireylerine aşırı bağımlı duruma gelmesi
2- Aile bağlarının zayıf veya kopuk oluşu
3- Ailede şiddet öyküsünün bulunması
4- Ekonomik yetersizlik
5- Yaşlıya bakan veya şiddet uygulayan kişinin psikolojik hastalığı
6- Toplumsal desteğin olmayışı
7- Yaşlının agressif fizik yapısı ve zedeleyici davranışları
8- Paylaşılmak zorunda kalınan yaşam şartları
ŞİDDET KURBANI OLAN YAŞLILARIN ve ŞİDDETİ UYGULAYANLARIN ÖZELLİKLERİ
Şiddet kurbanı olan yaşlıların tipik özelliği sağlıklarının kötü oluşu ve yaşamak için başkalarına muhtaç olmalarıdır. Şiddete maruz kalan yaşluılar arasında cinsiyet farkı yoktur. Ancak kadınlar, şiddetin fizik ve psikolojik etkilerden daha çok etkilenirler. Şiddeti uygulayan kişi ise genellikle yıllardan beri kendisine bakan bir akrabasıdır. Çoğu olguda, şiddeti uygulayan kişi, çaresiz ve tıkanmış olma hissiyle, büyük bir yük altında ezildiğini duyarak bu eylemi gerçekleştirdiğini söylemiştir. Öte yandan şiddeti uygulayanın yaşı, alkol kullanması ve yaşlı ile iletişiminin kötü olması da şiddeti arttırmaktadır.
ŞİDDET UYGULANAN YAŞLILARDAKİ BELİRTİLER
Diğer şiddet türlerinde olduğu gibi, sıyrıklar, kanamalar,kırıklar vb şekildeki fizik bulguların yanı sıra psikolojik bulgular da görülür. Yaşlı korkar, bu korku çoğunlukla bunamaya bağlı paranoya veya latent psikoz gibi değerlendirilebilir.
AİLE İÇİ ŞİDDET VE ÇOCUK İSTİSMARININ DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DEKİ DURUMU
Aile içi şiddet de, çocuk istismarı da evlerin dört duvarı arasında, gizli gizli yaşandığından, toplumun değer yargıları bunlara, aile meselesidir, karışılmaz gözüyle baktığından, bu olayları önleyici yasal yaptırımların yetersiz oluşundan, şiddete ve istismara uğrayan kişilerin utanma, korkma ve benzeri duygusal zorlanmalar nedeniyle bildirimde bulunmamalarından ve gerçekleri inkar etmelerinden, kurbanlarla ilk karşılaşan hekimlerin belirti ve bulguları iyi tanıyamamalarından dolayı , aile içi şiddet ve çocuk istismarı olguları yeterinde bilinememektedir. Dolayısıyla her iki olgunun da yaygınlığı hakkında kesin ve gerçekçi sayılar vermek olanaksızdır.Mevcut veriler, son yıllarda bu konunun önemini kavramış olan, yasal yaptırımları güçlü gelişmiş ülkelere aittir. Nitekim, 1987 yılında Avustralya’da yapılan bir çalışmada toplumun yarısının aile içi şiddete maruz kalmış bir kişiyi yakınen tanıdıklarını ortaya koymuştur. Benzer biçimde, Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan bir çalışmada Amerikan ailelerinin yarısında aile içi şiddetin varlığı saptanmıştır. Her yıl iki milyon civarında Amerikalı kadının eşleri tarafından dövüldüğü tahmin edilmektedir. Gerçek ise bu sayının iki katıdır. Amerika Birleşik Devletlerinde her on beş saniyede bir kadın dövülmekte ve her gün bu dövülen kadınlardan dördü yaşamını kaybetmektedir.Kenya’da yapılan bir araştırmada kadınların % 42’si kocaları tarafından düzenli olarak dövüldüklerini söylemiştir. Norveç’te kadın hastalıkları nedeniyle doktora giden kadınların %25’i eşleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz bırakıldıklarını ifade etmişlerdir. Dünya üzerinde aile içi şiddetin görülmediği ülke yok gibidir. Toplumların , ailenin bir bireyi olan kadınlara karşı uygulanan bu şiddeti tolere edebilmeleri artık mümkün değildir. Şiddet, sınır tanımadan, tüm ülkelerde, ister yoksul isterse zengin olsun, bütün evlerin kapılarının ardında gerçekleşmektedir. Hastahanelerin acil servisleri, dövülen bu kadınları her gün görmektedir. Sağlık personeli, dayağın yarattığı fiziksel ve ruhsal sorunları yakından tanımaktadır. Bütün bunlar karşısında sağlık personeli sessiz kalabilir mi? Sorumluluklarından kaçarak “benim işim değil, bırak polis halletsin!” diyebilir mi? Elbette ki hayır.
Çocuk istismarının dünyadaki yaygınlığı konusuna gelince, ne yazık ki bu durumun görülme sıklığını belirten sayısal veriler elimizde yoktur. Çünkü bu durumu saptayacak sağlam bir yöntem henüz geliştirilememiştir. Çocuk istismarının bir sonucu olarak ortaya çıkan hastalıklar, yaralanmalar ve sakatlıklar nedeniyle, sağlık kuruluşlarına olan başvurulardan sonra yapılan bildirimler ise, çocuk istismarının sadece çok küçük bir bölümünü yansıtmaktadır. Bu tür olguların sayısının giderek artması ise endişe vericidir. Çocukların fiziksel istismarı sonucunda meydana gelen ölümler, 1-4 yaşlar arasında oluşan çocuk ölümlerinin % 3’ünü oluşturmaktadır.
Türkiye’de aile içi şiddet olgusu ne kadardır? Eşlerinden veya ailenin diğer erkek bireylerinden dayak yiyen kadın sayısı nedir? Duygusal ve ekonomik şiddete maruz kalan kaç kadın vardır? Dövülen, duygusal veya cinsel istismara uğrayan çocukların sayısı nedir? İşte bu soruların kesin cevaplarını vermek çok zordur. Çünkü, bilmiyoruz. Çünkü bu konular yeterince araştırılmamış. Çünkü bu konular birer tabu olarak kabul ediliyor. Ama bize fikir verebilecek küçük çaplı çalışmalar da mevcuttur. Türk toplumunu, geleneksel olarak, özellikle ahlak ve namus gibi kavramlar söz konusu olduğunda aile içi şiddeti onaylayan bir toplum olduğunu biliyoruz. Hâttâ bu konuyla ilgili olarak ata sözlerimiz bile mevcut: “Kızını dövmeyen dizini döver” ya da “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gibi. Yine kitle iletişim araçlarında, namus uğruna işlenen cinayetleri , her gün görüyoruz. Bütün bu işaretler bize, toplumumuzda aile içi şiddetin yaygın olduğuna dair ipuçları veriyor. Ama bu olayların neredeyse tamamına yakını gizli kalıyor. “Kol kırılır yen içinde kalır” atasözünün bir gereği olarak, aile meselesi şeklinde kabul edilip, dışarıya yansıtılamıyor. Yansıtılmıyor çünkü şiddete maruz kalanlar yani kadınlarımız bu konuda hem güçsüz hem de bilinçsiz. Güçsüzler, çünkü ekonomik özgürlükleri yok, aile ve yakın çevre baskısı altındalar, çocuklarının ellerinden alınacağından endişe duyuyorlar ve kendilerini kurumsal olarak ve gerçek anlamda destekleyecek, koruyup gözetecek bir toplumsal örgüt ve hizmet mevcut değil. Bilinçsizler, çünkü yeterince eğitilmemişler. Bilgileri noksan, hayat görüşleri dar, yaşamlarını sadece kendi çevreleriyle kısıtlamışlar, başka yaşam biçimlerinin olabileceğini hayal bile edemiyorlar, şiddet olgusunu kabullenmiş ve “koca değil mi ? Hem döver hem sever” görüşünü benimsemişler. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalına çeşitli ruhsal sorunlar nedeniyle başvuran 140 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada, 80 kadının ( % 57,2) en az bir yıldan beridir eşinden dayak yediği, 30 kadının (%21,4) dayak olmaksızın duygusal şiddet ile karşılaştığı, 30 kadının (%21,4) ise aile içi şiddet ile ilgili olarak bir sorununun bulunmadığı saptanmıştır. Aynı araştırmada, kadınların fiziksel şiddete maruz kaldıklarını açıklayabilmek için geçen sürenin 2-7 yıl arasında değiştiği ve şiddetin yer aldığı ailelerde, erkeklerin eğitim düzeyinin düşük olduğu belirlenmiştir. T.C.Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun aile içi şiddet ile ilgili olarak yaptığı bir çalışmada her 100 ailenin 34’ünde kadına yönelik fiziksel şiddetin var olduğu ortaya konulmuştur. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Dayanışma Merkezine 1992-1995 yılları arasında başvuran 550 kadının % 84’ünün aile içi şiddete maruz kaldığı bildirilmiştir. Bursa il merkezinde, 2001 yılında, 506 kadını kapsayan bir araştırmada kadınların % 59’unun aile içi şiddete maruz kaldığı, şiddeti uygulayanların başında eşin geldiği ve bunu anne ve babanın izlediği, şiddete maruz kalanların % 14,5’ine fiziksel, % 33,6’sına duygusal, %45,5’ine de hem fiziksel hem de duygusal şiddetin birlikte uygulandığı saptanmıştır. Aynı araştırmada, eşlerin eğitim düzeylerinin yükselmesiyle birlikte şiddet uygulanmasının azaldığı ve erkeğin eğitim düzeyinin daha belirleyici olduğu, yani eğitim düzeyi yüksek olan erkeklerin daha az aile içi şiddet uyguladıkları, şiddet uygulanan kadınların % 44’ünün bu uygulamayı kabullendikleri ve şiddet uygulanan kadınların , şiddetin gerekçesi olarak en çok işaret ettikleri nedenin maddi sıkıntı olduğu belirlenmiştir.
Türkiye’de çocuk istismarı konusunda yapılan araştırmalarda ise %78 ile duygusal istismarın baş sırada olduğu görülmektedir. Fiziksel istismar (%24) ve cinsel istismar (%9) daha az olarak görülmektedir. Çocukların ucuz işgücü olarak kullanılmaları yoluyla istismar edilmelerinin de Türkiye’de yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Yasal düzenlemeler, 15 yaşın altındakilerin çalışmasını öngörmese de, gerçekte bu yasaların çiğnendiğini hepimiz biliyoruz. Meslek öğrensin, eli iş tutsun, eve katkısı olsun, adam olsun, gerekçeleriyle bu çocuklar, eğitim alma haklarından yoksun bırakılmakta, okula devam etmeleri gerekirken, sağlıkları üzerinde olumsuz etkileri olan ortamlarda, hiç bir sosyal ve yasal güvence olmaksızın çalıştırılmaktadır. Bunların sayıları on binlercedir. Tarım kesiminde, ücretsiz aile işçisi durumunda olanların sayısı ise tam olarak bilinememektedir. Türkiye’de 1980-1982 yılları arasında sekiz ilde yapılan bir araştırmada, 4-12 yaşları arasındaki 16.000 çocuğun , fiziksel ve duygusal açıdan istismar edilip edilmediği incelenmiştir.Kız çocuklarının % 34,6’sının, erkek çocuklarının ise % 32,5’inin ihmal ve istismar kurbanı oldukları saptanmıştır. Eğitimsiz ebeveynlerin %40’ı çocuklarını istismar ederken, eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerde bu oran % 17’ye kadar düşmektedir. Çocukların istismar edilmeleriyle, çocukların disiplin altına alınması arasındaki sınırı çok dikkatli belirlemek gerekir. Ama dilimize yerleşmiş olan “eti senin, kemiği benim” , “öğretmenin vurduğu yerde, gül biter” tarzı deyişler, Türk toplumu olarak bizlerin bu ince çizgiyi iyi saptayamadığımızın açık bir ifadesidir.
AİLE İÇİ ŞİDDET VE ÇOCUK İSTİSMARININ ETKİLERİ
Aile içi şiddet ve çocuk istismarının hem kurban hem de uygulayan üzerinde çok çeşitli etkileri olabilir. Bu etkiler kurban açısından daha önemli ve ciddidir. Kurban üzerindeki etkileri, bedensel, ruhsal ve sosyal etkiler olarak üçe ayırmak incelememizi kolaylaştıracaktır.
1- Bedensel Etkiler
Daha çok fiziksel şiddetin ve fiziksel istismarın uygulanması durumlarında görülür. Vücudun çeşitli kesimlerinde oluşan yara, bereler, morluklar, şişmeler, sıyrıklar, kesiler, kanamalar, yanıklar, kırıklar, göz ve beyin hasarları, iç organ yaralanmaları, bütün bunların sonucunda gelişen çeşitli hastalıklar, kalıcı sakatlanmalar ve nihayet ölüm meydana gelmesi bedensel etkiler olarak sayılabilir. Çocuklarda görülen önemli bir etki de, büyüme ve gelişme geriliğidir. Fiziksel şiddet, cinsel alana yönelikse, cinsel organlarla ve hastalıklarla ilgili bedensel etkiler de ortaya çıkar.
2 - Ruhsal Etkiler
Aile içi şiddet ve çocuk istismarının neden olduğu ruhsal etkiler, bedensel etkilere göre daha önemlidir. Çünkü bedensel etkiler bir süre sonra tedavi edilir ve ortadan kaldırılabilirler. Ancak ruhsal etkilerin , hem tedavisi zordur hem de ruhsal etkiler uzun sürelidir, çoğu kez yaşam boyu devam eder. Aile içi şiddete maruz kalan kadınların psikolojik bozukluklar geliştirme açısından daha büyük tehlike altında oldukları bilinmektedir. Aile içi şiddete uğrayan kadınların ilk şok ve inkar dönemini atlattıktan sonra , şiddete şiddet ile karşılık verme ve daha sonra da depresyon ve kendini suçlama tutumu takındıkları gözlenmektedir. Dövülen kadınlar bu dönemde çaresizliği öğrenmektedirler. Bilişsel bozukluklar, kendini küçük ve önemsiz görme, sosyal hayattan uzaklaşma, kendine karşı duyduğu güveni ve saygıyı kaybetme gibi etkiler görülmektedir. Cinsel bakımdan fiziksel şiddete uğrayanlarda oluşan etkiler ise daha ciddidir. Depresyon, korku, çeşitli kişilik bozuklukları, alışkanlık yapıcı madde bağımlılığı olmaya yönelme, kendini suçlu hissedip utanma, kendi kendine zarar verme girişimlerinde bulunma ve intihar etme eğilimi bu kişilerde görülen ruhsal etkilerin en önemlileridir.
Çocuk istismarının ruhsal etkileri ise yetişkinlerinkine göre daha önemlidir. İstismar edilen çocuklar, güven duygularını kaybeder ve sevgisizliği öğrenirler. Çeşitli kişilik bozuklukları geliştirebilirler. Çeşitli psikiyatrik hastalıklara yakalanabilirler. Bu çocuklar yetişkin olduklarında, şiddete meyilli olurlar. Özgüvenleri düşük, iletişim kurabilme özellikleri olmayan, toplum tarafından onaylanmayan davranışları gösteren, suç işlemeye yatkın, madde bağımlısı, kendine zarar verici davranışlar geliştiren ve intihara eğilimi olan kişiler haline gelirler.
3-Sosyal Etkiler
Yukarıdaki bölümlerde, aile içi şiddet ve çocuk istismarının beden ve ruh sağlığı üzerindeki kötü etkilerini gördünüz. Bir toplumda bu tür şiddet ve istismar olayları yaygınsa, bu toplumun bireylerinin büyük bölümünün beden ve ruh sağlıkları bozuk demektir. Böyle bireylerden oluşan bir toplumun geleceği olabilir mi? Böyle bir toplumun çağdaş medeniyet düzeyini yakalaması ve insanlık adına yararlı katkılarda bulunması düşünülebilir mi? Elbette hayır. İşte, aile içi şiddet ve çocuk istismarının sosyal etkileri bu biçimde ortaya çıkar. Öte yandan, özellikle toplumumuz için önem taşıyan ve kurbanlar açısından oluşan diğer bir önemli sosyal etki de, namus uğruna aile içi şiddete maruz kalmış olan kadınların veya cinsel istismara uğrayan çocukların, toplum tarafından dışlanması, istenmemesi, bu kişilere, kirletilmiş, işe yaramaz gözüyle bakılması, bu kişilerin toplum içine kabul edilmeyerek yalnızlığa itilmeleridir. Bu da parmak basılması gereken önemli bir sosyal yaramızdır.
4- Aile İçi Şiddet veya Çocuk İstismarının, Uygulayanlar Üzerindeki Etkileri
Aile içi şiddet ve çocuk istismarının, bu şiddeti veya istismarı uygulayan kişiler, üzerinde de etkileri olur. Bu etkiler daha çok ruhsal ve sosyal etkiler olarak karşımıza çıkar. Karısına şiddet uygulayan bir erkek veya çocuğunu döven bir anne- baba, yaptığı bu işten utanır, kendi kendini suçlar, duygularını ve davranışlarını kontrol edemediği için cezalandırmaya çalışır, pişmanlık duyar, özgüvenini yitirebilir. Bu gibi kişiler pişmanlıklarını dile getirip, af dileseler de bir zaman sonra bütün bunları unutup, yeniden aynı eylemi gerçekleştirirler. O nedenle bu kişilerin mutlaka bir psikolojik tedaviye ve desteğe ihtiyaçları vardır.
Eğer toplum, aile içi şiddet ve çocuk istismarını onaylamayan bir tutum sergiliyorsa, şiddet uygulayan bu kişileri dışlayabilir, onları toplum dışına itebilir. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, İsveç, Norveç gibi gelişmiş ülkelerin çoğunda bu tür eylemlerin ciddi yasal yaptırımları vardır. Eşlerine fiziksel şiddet uygulayan erkekler hapis ile cezalandırılmakta, çocuklarını istismar eden ailelerden çocukların velayeti alınmakta ve çocukların bakımını ve yetiştirilmesini, kurumlar veya yetiştirici aileler üstlenmektedir.
AİLE İÇİ ŞİDDET VE ÇOCUK İSTİSMARINI ÖNLEMEK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER
Aile içi şiddet ve çocuk istismarını önlemek için, konu hakkında bireyleri, aileleri ve toplumu eğitim yolu ile bilgilendirip bilinçlendirmek gerekir. Kişiler, aileler ve sonuçta toplum, bu gibi olayları, aile meselesi ve olağan olarak görmekten vazgeçerse, aile içi şiddetin önüne geçilmiş olur. Genel olarak toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesi de aile içi şiddetin azalmasında etkili olur. Ancak bu uzun soluklu bir girişimdir ve zamanı gerektirir. Şiddete eğilimli bireylere danışmanlık yapmak, bu kişilerin psikolojik olarak tedavi edilmelerini sağlamak da önleyici bir girişimdir. Ancak bu da, kişilerin bilinçli bir biçimde böyle bir desteği aramaları ve istemeleriyle ve konu ile ilgili olarak toplumsal örgütlerin varlığı ve etkin çalışmasıyla gerçekleşebilir. Şiddet öğrenilen bir davranıştır. Bu nedenle, kitle iletişim araçlarının, özellikle de en yaygın olarak kullanılan ve toplumu en etkileyici araç olan televizyonun şiddeti öğretici yayınları önlenmelidir. Televizyon, aile içi şiddetin ve çocuk istismarının zararlı etkilerini gösteren, bu konularda toplumu bilinçlendiren yayınlar ile , şiddeti önleyici bir yayın aracı olarak kullanılmalıdır. Konu ile ilgili olarak kesin, açık ve caydırıcı cezaları öngören özel yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Aile içi şiddete veya istismara uğramış kişileri destekleyen ve güvence altına alan bir sosyal güvenlik ve hizmet şemsiyesi kurulmuş olmalıdır. Türkiye’deki sosyal güvenlik ve hizmet kuruluşları ile gönüllü kuruluşlar aile içi şiddet ve çocuk istismarının önlenmesi konusunda “Mor Çatı Sığınma Evleri” ve benzeri çalışmalar yapıyorlarsa da bu çalışmalar, gerek nitelik gerekse nicelik açısından son derecede yetersizdir. Aile içi şiddet ve çocuk istismarı ile ilgili başlıca yasal yaptırımlar ise Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanun hükümlerine dayalıdır. Bu yasaların hükümleri ise genel anlamlıdır. Oysa ki, caydırıcı ve daha etkili olabilmesi bakımından bu konunun, özel yasalarla ele alınıp, yeniden düzenlenmesi gerekir.

5.09.2008

GENÇLİK PSİKOLOJİSİ

0 yorum

Gençlik psikolojisinde;
1- DEPRESYONUN GÖRÜNÜMÜ
Depresyon toplumda çok sık görülmekle beraber, tanımı Hipokrat dönemine dayanır . Depresyonun çeşitli tipleri mevcuttur . Depresif insanda genelde hayattan zevk alamama ve kederli duygular görülür. Son on beş gün içerisinde sürekli gün boyu veya günün büyük çoğunluğunda bu durum var ise klinik anlamda depresyondan söz edebiliriz aksi takdirde günlük veya gelip geçici duygusal çökkünlükler , klinik anlamda depresyon sayılmamaktadır. Depresyonda kişinin işlevselliği sosyal durumu bozulur . Depresyon her bakımdan ciddi bir biçimde psikososyal ve işlevsellik açısından anlamlı sıkıntılara neden olabilir .
Depresyondaki bir kişide bazı belirtiler mevcuttur hatta kişi bunun bir depresyon olduğunun farkına varamayabilir . Bu durumu yolda araba ile giderken sis bulutunun içine girmeye benzetebiliriz . Görüş açısı daralır bazı şeyler yanlış görülür ve değerlendirilebilir , aynı zamanda kaza riski artar .Depresyondaki insanda bulunan belirtiler arasında şunları sayılabilir : Önceden zevk aldığı şeylerden zevk alamama , gün içerisinde sürekli veya günün büyük çoğunluğunda kederli olma , gençlerde ve çocuklarda daha çok çok sinirli olma şeklinde duygudurum değişikliği , uyku azalması , sık sık uyanma , erken uyanma veya çok fazla uyuma , iştahsızlık veya çok aşırı yeme , dikkat dağınıklığı ve konsantre olamama ve bununla beraber ders başarısızlığı , cinsel istekte azalma , çabuk yorulma , akla gelen ölüm düşünceleri , kendini değersiz -çaresiz- işe yaramaz - beceriksiz - suçlu görme , olayları olumsuz değerlendirme , geleceğe yönelik karamsar düşünceler ve buna benzer belirtiler görülür. Bu belirtilerin tamamı olabileceği gibi , önemli bir kısmıda bulunabilir.
Depresyondaki birey çaresizlik ve sıkıntı duyguları içerisinde zaman geçirir , gençlerde riskli davranışlar ve madde bağımlılığı bu dönem içerisinde fazla miktarda görülür. Gencin arkadaş ilişkileri , ders başarısı , sosyal gelişimi ve aile ilişkileri bu dönemde bozulur. Kişiler arası ilişkilerde ve kendini değerlendirmede hep olumsuz ayrıntılar göze çarpmaya başlar .Bu nedenlerden dolayı depresyon tedavisi önem kazanır.
Melankolik tipte özellikle sabahları çok yoğun çökkünlük hissi ile beraber hemen her şeye karşı zevk kaybı , aşırı yorgunluk ve halsizlik görülür. Atipik şeklinde ise genellikle uyku ve iştah azalması olan tipik şekilde olanın tersi olarak , uyku ve iştah artışı ön plandadır.
Depresyona genetik yatkınlığın çok fazla olduğu bu gün daha iyi bilinmektedir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda anne babadan herhangi birinde depresyon öyküsü olduğunda , depresyon riskinin fazla olduğu açıkça gösterilmiştir.
Depresyondaki kişi somatik şikayetler diyebileceğimiz ; baş ağrısı , kas ağrıları , sindirim sistemi rahatsızlıkları , kalp şikayetleri ve buna benzer bedensel yakınmalar ile de çoğunlukla doktora başvururabilir.
Depresyon, başka psikiyatrik rahatsızlıklar ile birlikte olabilir .Bunlar arasında şunları sayabiliriz : Panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, madde bağımlılığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, şizofreni, dissosiyatif bozukluklar, davranım bozukluğu, mental retardasyon, özel öğrenme güçlükleri vb. psikiyatrik bozukluklarda eşlik edebilir.
Depresyon tedavisinde genellikle ve çoğunlukla kullanılan tedavi yaklaşımı antidepresan tedavidir . Aynı zamanda bilişsel olumsuzlukları ve öğrenilmiş çaresizlik düşüncelerini gidermek ve tadaviyi hızlandırmak için psikoterapiye de ihtiyaç vardır. Nedene yönelik olarak psikososyal stres faktörlerinin de ortadan kaldırılması süreç içerisinde iyileşmeyi hızlandıracaktır.


2- MANİ VE BİPOLAR HASTALIKLAR
Mani ve bipolar hastalığın gençlerdeki görünümü erişkine benzer. Gençlerde ki mani diğer bazı psikiyatrik rahatsızlıklar ile fazla miktarda karışabilir. Bu yüzden tanı aşamasında dikkatli olunmalıdır. Mani genellikle çok gürültülü bir tablo ile kendini gösterir . Ancak maniye girmiş bir genç kendi hastalığının farkında olmaz ,genelde hastalıklarına karşı içgörü denen kendi durumunun farkında olma durumu pek yoktur . Bulundukları durumu kendileri fark etmesede , ailelerin veya sosyal çevrenin mani veya hipomaniye girmiş genci fark etmeleri genellikle zor olmaz. Mani belirtilerinin klinik anlamda tanı konulması için bir hafta kadar bulunması gerekir veya hastaneye yatıracak kadar şiddetli olması gerekir.
Manide ki belirtileri hemen belirtmek istiyorum : Genellikle aşırı sinirli ve kavgacı ruh hali ile beraber, kendini büyük görme , aşırı coşkulu olma diyebileceğimiz bir ruh hali vardır. Buna ek olarak azalmış uyku ihtiyacı (günde 1-2 saatle bile idare edebilirler ) , etrafı küçümseme , konuşmada aşırı artış , fikir uçuşması diyebileceğimiz konudan konuya geçen düşünceler , amaca yönelik değişik aktivitelerin artması ( hiç yeri ve zamanı değilken daha önce olmayan veya biraz olan ilgi ve etkinliklerin artması , bu konuda abartılı faaliyetler ), hiç yeri yokken sonradan oluşmuş abartılı merak ve yapılmak istenen işler ,bol para harcama , zevk veren etkinliklerde artma , aşırı derecede gezme dolaşma isteği vb.
Bu belirtileri olan gençler zaman geçirmeden hekime getirilmelidir . Çünkü etrafa ve kendine zarar verecek riskli davranışlar olabilir . Yukarıdaki belirtilerin çoğu var ise genelde hastanede yatarak tedavi edilmeleri uygun olmaktadır.
Mani tedavisi genelde ilaç tedavisi ile birliktedir. İlaç tedavisi ile birlikte genelde bu durum kısa süre sonra yerini normal duyguduruma bırakır.
Bipolar dediğimiz olgularda ise mani veya depresyon dönemleri vardır . Genelde bu dönemler birbirini izler . Kişi hayatın bazı dönemlerinde depresyon içerisinde bunu takip eden dönemde belli bir dönem mani halinde olabilir. Bu dalgalanmalar şeklinde devam eden duygudurumu stabil olarak tutabilecek ilaçlar kullanılarak , kişinin bu iniş çıkış şeklinde seyreden duygudurumu sabit tutulmaya çalışılır.
Manide psikotik boyut diyebileceğimiz hezeyanlarda olabilir bunlar genelde kişinin ruh hali ile uyumlu büyüklük hezeyanlarıdır. Bu durumda kişinin gerçeği değerlendirme yetisi hastalık ile beraber bozulmuştur. Tedavi ile başarılı bir şekilde genelde iyi sonuç alınır.

3- YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞUNUN GÖRÜNÜMÜ
Yaygın anksiyete bozukluğunda günlük yaşamda , iş , okul ve aile hayatında her an kötü bir şeyler olacakmış gibi endişeli , huzursuz ve tedirgin bir ruh hali vardır. Aynı zamanda kişi kaygılarını kontrol edemez. Bu durum en az altı aydır ve hemen hemen gün boyu sürüyorsa klinik anlamda yaygın anksiyete bozukluğundan söz edebiliyoruz. Yaygın anksiyete bozukluğunda şu belirtilerin bir kısmı bulunur : Devam eden ve süreğen kaygı hali , Huzursuzluk hissi ile beraber tedirginlik, uykusuzluk ve uyku bozukluğu , yorgunluk , halsizlik , dikkat ve konsantrasyonu toplayamama , çabuk tepki verme , sinirlilik , kas gerginliği ,aşırı uyarılmışlık , endişeli bekleyiş , ek olarak bedensel şikayetler vb.
Yaygın anksiyete bozukluğunda depresyon , panik bozukluğu , obsesif kompulsif bozukluk gibi hastalıklar eşlik edebilir . Kişinin kaygıları ve endişeleri günlük işlevselliğini ve rahatını bozar. Kapı çalması , telefon çalması veya o gün için herhangi bir sıradan olay , gibi günlük olağan hadiseler o insan için kötü bir haber beklentisi şeklinde tedirginlik ile karşılanır.
Yaygın anksiyete bozukluğu tedavisi genelde ilaç tedavisi ile mümkün olur . Aynı zamanda psikoterapi desteği de gerekmektedir. Gencin bu hali onun sosyal , okul , arkadaş ilişkilerini bozar ve işlev kaybı olur. Anksiyete bozukluğu olan gençlerde madde kullanımı da gözden geçirilmelidir.
4- PANİK BOZUKLUĞU VE PANİK ATAKLAR
Panik bozukluğu , panik ataklarının tekrarlaması ve buna bağlı endişeli beklenti ile oluşur . Panik atakları gerçekten tahammül edilmesi zor bir durumdur . O anda kişi gerek bedensel gerek düşünce olarak çok şiddetli kaygı belirtileri gösterir. Panik atağı bir kaç belirtinin bir arada olduğu sınırlı semptom atakları ile de görülebilir. Panik bozukluğu denmesi için en az 2 tane beklenmedik bir zamanda panik atağı ve buna bağlı olarak en az bir ay süre ile tekrar bu kaygı atağı olacak korkusu olmalıdır.
Panik atağını tarif etmek gerekirse , çarpıntı , terleme , titreme , nefes darlığı , soluğun kesilmesi , göğüs sıkışması , delirme korkusu , bayılma hissi , kendisini olağan dışı hissetme , o an için ölme korkusu , kontrolünü kaybetme korkusu , ürperme , üşüme , kollarda veya uzuvlarda güçsüzlük hissi vb. gibi bir çok belirtinin eşlik ettiği bir durumdur. Bu belirtilerin hepsinin olması gerekmez , en az dördünün olması klinik olarak panik atağı denmesi için yeterlidir. Bu durum yoğun bir şekilde belli bir süre yaşandıktan sonra geçer.
Panik atakları bazı hastalıklara eşlik edebilir . Panik atağı yaygın anksiyete bozukluğu , agorafobi , depresyon,madde bağımlılığı , ayrılma kaygısı bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk , özgül fobi gibi durumlar ile birlikte görülebilir.
Panik atağının tedavisinde genellikle ilaçlar kullanılır . Panik ataklarının düşünce boyutuna psikoterapi ile müdahale edilebilir. Davranışçı tedavi yaklaşımlarıda nedene yönelik denenebilir.
Panik atağı aynı zamanda bir çok bedensel hastalık ile karıştırılabilr. Genelde acile başvuran hastalar öncelikle Kalp krizi , astım krizi veya başka bir hastalık düşüncesi ile öncelikle dahiliye acil kısmına başvururlar. Ancak yapılan tetkikler ve fiziksel muayene sonucu bunu oluşturabilecek herhangi bir nedene rastlanmaz. Bu nedenle bu durumun iyi bilinmesi ve diğer hastalıklar ile ayırıcı tanısının yapılması çok önemlidir.
5- AKUT VE POSTTRAVMATİK STRES BOZUKLUĞUNUN TANIMI
Akut Stres Bozukluğu:Akut stres bozukluğunda kişi çok travmatik bir olay ile karşılaşmıştır.Bu belirtiler bu olay ile karşılaştıktan sonra bir ay içinde belirmeye başlar.Olaydan sonra günler içinde veya saatler içinde de kendini gösterebilir. Akut stres bozukluğunda durum çok gürültülü olmaktadır. Genelde kişi kendisini tehdit eden gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi,fizik bütünlüğe bir zarar gibi önemli bir olay yaşamış veya böyle bir olaya şahit olmuştur. Kişi bu olay esnasında aşırı derecede korku , çaresizlik ve endişeli duygular yaşar.
Bu olay yaşandıktan sonra afallama,uyuşukluk,dalgınlık,tepkisizlik,kendisini ve çevreyi olağandışı hissetme,olayın belli bir bölümünü hatırlayamama gibi yaşanan travmaya yönelik unutkanlık görülür.Aynı zamanda kişi bu korkunç olayı rüyalarında,düşüncelerde,göz önüne gelen görüntüler ile tekrar tekrar yaşamaya başlar.Özellikle olayı çağrıştıran ve anımsatan yerler,zamanlar,kişilerden kaçınmalar şeklinde fobik yakınmalar görülür.Kişinin bu olayı yaşadıktan sonra kişiye has huzursuzluk hissi ,endişe hali,kaygı belirtileride oluşmaya başlar.Bu belirtiler ile kişinin işlevselliği belirgin bir şekilde bozulur.
Akut stres bozukluğu bir an önce tedavi edilmelidir.Özellikle akut dönemde kişinin ilaç tedavisi ile rahatlatılması gerekir.Doğal afetlerden sonrada bu türlü rahatsızlıklar çok fazla miktarda görülür.Adapazarında depremin 15. gününde gördüğüm hastaların %90 gibi büyük bir kısmında bu türlü bir sıkıntı mevcut idi.Bu zaman içinde psikososyal destek sağlanmasıda önemlidir.Akut stres bozukluğu sırasında kişide kendine ve çevresine zarar verme davranışları görülebileceğinden dikkatli olunmalıdır.Bu dönemde genç için okul -hekim-aile işbirliği çok önemlidir.
Travma Sonrası Stres Bozukluğu:Travma sonrası stres bozukluğuda akut stres bozukluğuna benzer.Burada çıkış zamanı olarak olay meydana geldikten sonra bir ay gibi bir süre geçmesi gerekmektedir.Belirtiler yine aynıdır ancak afallama,olaya bağlı unutkanlıklar,kendini olağandışı hissetme durumu görülmeyebilir.Kişi yine kendini tehdit eden bir olay ile karşılaşmıştır yada başkasının bu durumuna şahit olmuştur.Travma sonrası stres bozukluğu durumuna bu türlü bir durum ile karşılaşan her bireyde oluşmaz.Bazı kişilerde bu türlü bir durum gerçekleşebilir.
Kişide uyku bozukluğu,iştah bozukluğu,sese ve olaylara karşı aşırı uyarılmışlık,çabuk sinirlenme,aşırı irkilme tepkisi,geleceğe ait beklentinin kalmaması,yaşadığı olay ile ilgili yer zaman ve kişilerden kaçınma,duygulanımda kısıtlılık, yaşadığı olayı rüyalarda veya gözünün önüne istemsiz gelme şeklinde tekrar tekrar yaşama şeklinde belirtiler de görülür.
Posttravmatik stres bozukluğu da kişinin işlevselliğini önemli ölçüde bozar Bununla beraber depresyon gibi durumlar da sıklıkla eşlik eder.Zaman geçirilmeden tedavi edilmelidir.Genelde tedavi ilaç tedavisi şeklindedir.Aynı zamanda psikoterapi desteği gerekir.
Travma sonrası stres bozukluğu kişi için gerçekten zor bir durumdur.Eşlik eden belirtiler ile birlikte bir an önce tedavi edilmesi gerekir.Aksi durumda kişide psikososyal problemlerin oluşması ve yerleşmesi durumu olabilir.Kişinin okul,aile ve mesleki başarısı ve işlevsellik durumu önemli ölçüde bozulabilir.
6- OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUNUN TANIMI
Obsesif kompulsif bozuklukta önlenemeyen obsesyonlar(saplantı ve takıntılar) ve bunlara bağlı kompulsyonlar(kendini yapmaktan alamadığı ,obsesyonlarının verdiği kaygıyı gidermek için yaptığı davranışlar,ritüeller ) olur.Bu durum kişi için önemli derecede zaman ve işlev kaybına neden olur. Klinik olarak tanı koymak için bu obsesyon ve kompulsyonlara günde en az bir saat harcamalıdır.Aynı zamanda kişi bütün bu yapmak zorunda olduğu şeyleri saçma olarak kabul etmelidir.Kişi için bütün bunlar genellikle rahatsızlık verici niteliktedir.
Obsesyonlar ve kompulsyonlar çok çeşitli olabilir bunlara bir kaç örnek verecek olursa:temizlik ,kapı pencere kontrolü,sayı sayma,aşırı düzen,simetrik olma,tekil olma,dokunma,akla gelen istenmeyen düşünceler,gözününönüne gelen görüntüler vb. gibi bir çok saplantı ve bunlar ile ilgili zorlantı olabilir.Kişi bunları tekrar tekrar yapıp karşı koyamayınca bütün bunları kabullenebilir.
Obsesif kompulsif bozukluk genelde hayatı yavaşlatır ve belirgin işlev ve zaman kaybına neden olur.Aynı zamanda kişi belirgin sıkıntı ve kaygı içindedir. Obsesif kompulsif bozukluğa sıklıkla depresyon,anksiyete bozukluğu,uyku bozukluğu gibi durumlar eşlik eder.
Obsesif kompulsif bozukluğu obsesif kişilik yapısından ayırmak gerekir. Bu kişiler biraz titiz olmak ile beraber obsesif kompulsif bozukluk tanısı almazlar ve genelde hayatta başarılı olan kişilerdir.Özellikle anne babaları obsesif olan çocuklar ve gençler için sıkıntı çok fazla olmakta bu durumda o aile içerisindeki bireylerde bazı psikiyatrik sorunlar oluşabilmekte,onlar içinde hayat çok zor hale gelebilmektedir.
Obsesif kompulsif bozuklukta da ilaç kullanılır.İlaç tedavisi ile belirgin bir şekilde bu durumunun tedavisi kolaylaşır.Aynı zamanda davranışçı tedavilerinde etkinliği kanıtlanmıştır.Kişide bulunan saplantılar ve bunlara karşı gelişen zorlantılar için içgörü kazandırmaya yönelik psikoterapi yaklaşımları da önemlidir.
7- SOSYAL FOBİ VE GENÇLER

Sosyal fobi kişinin sosyal ortamlarda belirgin sıkıntı duyması,buna bağlı o ortamlara girmek istememesi ve işlev kaybına uğraması ile karakterizedir. Sınıfta öğrenci söz almak istemez,tahtaya kalkınca veya söz alınca rezil olacağından yanlış yapacağından ve küçük düşeceğinden endişe eder.Aynı zamanda tahtaya kalkınca yüzü kızarır,kalbi hızla çarpmaya başlar,terleme olabilir.Hatta panik atağı benzeri bir durumda oluşabilir.Kişi bu kaygısını sınırlayamaz ve belirgin endişe duyar.Buna bağlı olarak özellikle toplu ortamlardaz uzak kalmaya çalışır.Arkadaş ve sosyal ilişkileri bozulabilir.Bu durumun saçma olduğunun kabul edilmesi ve gençler için en az altı aydır bu durumun bulunması şartı,klinik tanı koymak için gereklidir.
Sosyal fobiye genelde çekingen kişilik yapısı eşlik eder.Genelde sosyal fobi bulunan kişiler içe dönük yapıdadırlar.Kişide sosyal fobi olduğunda buna bağlı kaçınma davranışlarıda,tanımadık insanların olduğu yerler ve sosyal ortamlar için vardır.
Sosyal fobi tedavisi genelde ilaç tedavisi ile beraber davranış tedavisi ve psikoterapiyi içerir.Başka psikiyatrik rahatsızlıkların eşlik edip etmediği de araştırılmalıdır.



8- ÖZGÜL FOBİ VE GENÇLER
Özgül fobide gencin belli bir şeye karşı örn:kapalı yerler,yükseklik,çeşitli hayvanlar,yükseklik,gök gürültüsü, kan,sağlık müdahaleleri,fırtına ve tabiat olayları vb.fobisi gelişebilir.Bu durumda kişi korku duyduğu şey ile karşı karşıya gelmemek için belirgin bir çaba sarfeder.Bu durum gencin işlevselliğini belirgin bir biçimde bozar.Kişi o duruma maruz kalmamak için belirgin bir biçimde kaçınma davranışları gösterir.Hatta gençler bu durum ile karşılaştığı durumda panik atağı dahi oluşabilir.
Kişi bu korkularının anlamsız olduğunu kabul etmesine rağmen bu tür korkular devam eder.Bu durumun süresi en az altı ay kadar olmalıdır.Gelip geçici kaçınma davranışlarından ayırt etmek önemlidir.
Özgül fobide ki bu durum bazı psikiyatrik rahatsızlıklarda görülen durumlardan ayırt edilmelidir.O tür durumlarda da özgül fobi benzeri kaçınma davranışları olabilir(posttravmatik stres bozukluğu,obsesif kompulsif bozukluk gibi )
9- SOMATOFORM BOZUKLUĞUNUN GÖRÜNÜMÜ
Herhangi bir tıbbi durum ile veya zeka problemleri ile veya madde kullanımı ile açıklanamayan bedensel şikayetlerin süregitmesidir.Somatoform bozuklukların başlangıcı 30 yaşından öncedir.Somatoform bozukluğun en büyük bölümünü somatizasyon bozukluğu oluşturur.Kişinin bu durumu belirgin bir şekilde işlev kaybına neden olur.
Somatizasyon bozukluğu:Somatizasyon bozukluğunda başlangıç otuz yaşın altındadır.Bir kaç yıl önce başlayan ve yapılan tetkikler ile belirgin bir neden bulunamayan bir çok fiziksel yakınma vardır.Bu yakınmalar ağrı yakınması (baş,kol,bacak,sırt,idrar yapma esnasında, cinsel ilişki esnasında vb),sindirim sistemi şikayeti(bulantı,kusma,ishal ,hazımsızlık,vb), cinsel organlar ile ilgili belirti(cinsel işlev bozukluğu,menstrasyon problemleri,vb), nörolojik bir durum(uzuvlarda güç azalması,bayılma,çift görme,duyu yitimi,koordinasyon problemleri vb.).Bu belirtiler ile beraber işlev kaybıda belirgin bir şekilde olmaktadır.
Tedavi noktasında değişik yaklaşımlar olmasına rağmen genelde ilaç ile birlikte psikoterapi tedavisi uygulanır.
Gencin bu durumda tedavisi davranışçı tedaviler ile mümkün olabilir.Israr eden durumlarda ise ilaç tedavisi uygulanabilir.Tedavi beliren semptomların şiddetine göre belirlenir.

10- PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE ŞİZOFRENİ
Psikotik bozukluklar erkeklerde genelde onlu yaşların sonunda bayanlarda ise yirmili yaşların sonunda başlar.Bunun dışında 4-5 yaşlarında başlayan olgular bildirildiği gibi,geç yaşlarda da ortaya çıkabilir.Psikotik bozuklukların genelde ilk yerleşmesi sinsi bir şekilde olsada daha sonra gürültülü bir şekilde bu tablo gelişir.Genelde psikotik bozukluklar başlamadan önce içe kapanma,ilgi ve istekte azlık,duygulanımda kısıtlılık şeklinde belirtiler başlar.Bu belirtilerden belli bir süre sonra işitsel ve görsel varsanılar (halusinasyonlar),çeşitli şekilleri olabilen sanrılar (hezeyanlar),amaçsız dağınık davranışlar veya garip beden postürü gibi başlıcalarını saydığımız bir çok belirti veya bunların bir kaçı ile de gerçekleşebilen bir akut tablo gelişir.
Bu bozukluğun devamına göre tanıda ayrı ayrı sınıflama yapılır.Ama hepsinde ortak özellik kişinin gerçeği değerlendirme yetisinin bozulmasıdır. Psikotik diyebileceğimiz gerçek dışı düşünceler,yaşantılar, algılama şeklinde psikotik özellikler gösterebilirler.
Psikotik bozukluk genelde kronik bir durumdur,bu durum şizofreni başlangıcı da olabilir.İlerleyen süreç içerisinde bu durumun ayrıcı tanısı yapılabilir.Özellikle gençlerde görülen bu türlü durumlar bir çok psikiyatrik hastalık ile karışabileceği için erken dönemde kesin bir tanıya varmak çok zordur.
Psikotik bozukluklarda işlev kaybı belirgindir.Kişi hastalığın gerek doğasından kaynaklanan nedenlerden,gerek ikincil yerleşen problemlerden dolayı belli bir fonksiyon kaybına uğrar.Prodromal dönem dediğimiz dönemde genç insanda,arkadaşlarından uzaklaşma,sosyal ilişkilerde yeteresizlikler,sosyal aktivitelere katılmak istememe,yalnızlığa eğilim,günlük iş ve aktivitelerde istek kaybı,daha önceki fonksiyonellik ve işlevsellikte azalma,ders başarısında düşmeler,duygulanım olarak sınırlılık,duygusal etkileşim ve iletişimde azalmalar görülebilir.Bu dönemden sonra kişide psikotik bir atak geçirebilir.Bu dönem ile birlikte şizofrenik tablo yerleşir.Kronik ilerleyici bir kişisel ve entellektüel kapasitede yıkım sözkonusu olur.
Bu bozuklukta spektrum içerisinde değişik tanısal sınıflamalar yapılmıştır. Bu durumu şizoid kişilik yapısı ile karıştırmamak gerekir.Hastalığın genel hatları ile bilinmesi yeterli olacaktır.Psikotik bozuklukların tedavisinde ilaç tedavisi geçerlidir.Bunun yanı sıra destekleyici psikoterapi yaklaşımları ve sosyal müdahaleler gidişatı daha iyi hale getirmektedir.Özellikle genç hastalarda ailelerin durumu ilerleyen süreci belirleme açısından önemlidir.


11- DİSSOSİYATİF BOZUKLUKLAR
Dissosiyatif bozukluklar son zamanlarda daha iyi tanınır hale gelmiştir. Dissosiyatif bozuklukların başlıca özelliği bütünleşmiş,bilinç,bellek, kimlik,ve çevrenin algılanmasında güçlük olmasıdır.
Dissosiyatif amnezide kişinin geçmişe ait belleğinde boşluklar olması yani yaşadığı dönemleri şu an hatırlamadığı bir durumun olmasıdır.Bu durum kişinin geçmişteki bütün hayatına dair herhagi bir zaman dilimi olabilir.
Dissosiyatif füg denen durumda ise kişinin hiç farkında olmadan kendini faklı bir yerde bulması olayıdır.Yani farkında olmadan bir yerden bir yere gitmesi ve o gittiği yere neden ve niçin geldiğinin bilememesidir.
Dissosiyatif kimlik bozukluğunda ise kişi,kendisine ait önemli bilgileri başka bir neden olmadan,normal bir unutkanlık ile açıklanamayacak şekilde unutması ve belli bir zaman diliminde farklı kişilik yapılarına göre davranması durumudur.
Dissosiyatif kimlik bozukluğunun bir çok diğer belirtisi vardır. Psikosomatik şikayetler dissosiyatif bozukluklarda sık görülür;Kronik ağrılar, bayılmalar,bedensel ağrı şikayetleri gibi durumlarda eğer belli bir tıbbi neden tespit edilemezse bu bozukluk ayrıcı tanıda düşünülmelidir.
Dissosiyatif bozukluklarda depresyon,yaygın anksiyete bozukluğu,travma sonrası stres bozukluğu gibi ek psikiyatrik bozukluklar sık görülür.
Dissosiyatif kimlik bozukluğunda temel tedavi yöntemi psikoterapidir.



12- YEME BOZUKLUKLARININ GÖRÜNÜMÜ
Yeme bozuklukarının gençlerdeki görünümü daha çok anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza şeklindedir.
Anoreksia Nervoza:Anoreksiya nervozada kişinin beden imajına yönelik endişeleri ile beraber yemek yeme alışkanlığının bozulması ve gittikçe ciddi bir biçimde kilo kaybetmesi ile oluşur.Daha çok genç kızlarda ergenliğe adım atılan yıllarda görülür.Yeme problemleri ile beraber adet düzensizlikleri başlar ve adet görmemeye kadar varır.Bu bozuklukta kilo almaktan aşırı derecede korkma vardır.Aynı zamanda kişide bu düşük kilo durumunu inkar etme,kabul etmeme durumu vardır.Anoreksiya nervozada depresyon sık görülür,eşlik eden başka psikiyatrik problemler olabilir.Anoreksiya nervozanın bir tipinde ciddi miktarda yemek yeme periyotları olabilir.Anoreksiya nervozanın tedavisinde ilaç tedavisi ile beraber psikoterapi uygulanır.Eğer kilo kaybı çok belirgin ise kişinin hastanede yatarak tedavi olması uygun olur.Bu durumdaki kişilerde beden imajını korumak için aşırı derecede ve uygun olmayan miktarda egzersiz de görülebilir.
Bulimia Nervoza:Bulimia nervozada kişinin kendini kontrol edemediği yemek yeme atakları olur.Yemek yeme atağından sonra ciddi derecede bu durumdan sıkıntı duyma ve utanma olur.Daha çok seçici olarak bazı gıdalara
(dondurma,kalorili yiyecekler,tatlılar vb.) karşı olma durumu daha sık görülür. Bulimia nervozada kişi yemek yedikten sonra kusma veya aşırı egzersiz yapma veya değişik ilaçlar alarak sindirim sistemini etkileme girişimleri olur.Bulimia nervozada yine bayanlarda daha sık görülür.Bulimia nervozada anoreksiya gibi beden imajı kaygısı yoktur.Bulima nervozada depresyon daha sık eşlik eder. Tedavisinde davranışçı yaklaşımlar ile beraber ilaç tedavisi uygulanır.

13- UYKU BOZUKLUKLARININ GÖRÜNÜMÜ
Uyku bozuklukları gençlerde erişkinlere benzerlik gösterir.Uyku durumu kişinin ruh hali ile çok yakından ilgilidir.Uyku esnasında gösterilen belirtiler kişinin genel durumunu da yansıtır.Özellikle genel psikososyal stres faktörlerine ilk verilen sistemik bedensel cevaplardan bir tanesi de uyku bozukluğudur.
Uyku bozukluklarında uykunun niceliği ve niteliği bozulur.Uykuya dalma güçlüğünde kişide psikiyatrik problemler gözden geçirilmelidir.Depresyon, kaygı bozuklukları,obsessif kompulsif bozukluıklar,uyum güçlüklerinde ,travma sonrası bozukluklar gibi durumlarda uyku bozukluğuna sık rastlanır. Kişi uykuya dalmak için sürekli gayret sarfeder ona rağmen istenen zamanda uykuya dalamaz.Bu durum gece sık sık uyanma ve tekrar uykuya dalmakta güçlük çekme şeklinde olabileceği gibi sabah erken uyanma ve uykuya dalamama şeklindede olabilir.Uyku bozukluklarında klinik olarak tanı konması için bu durum en az bir ay devam etmelidir.Bu durumda kişide daha çok ilaç tedavisi uygulanmalı ve nedene yönelik tedavi yapılmalıdır.Bu durum kişinin günlük hayatını önemli derecede etkiler ve işlev kaybına neden olur.
Uyku bozukluğunun bir çeşitini de narkolepsi denen aşırı uyuma ve ani uyku atakları oluşturur.Narlolepside kişi en az üç ay süre ile hemen her gün karşı konamaz bir şekilde uyuma ihtiyacı hisseder bu durum gündüz vakti de olur.Aynı zamanda kişide uykuya dalarken ve uyanırken halusinasyonlar oluşabilir.Bu durumda bedensel tetkikler yapılmalı ve sonuca göre tedavi düzenlenmelidir.
Uyku bozukluklarının diğer bölümlerinde ise uykuda yürüme ve gece terörünü sayabiliriz. Gece terörü genelde gecenin ilk yarısında olur gençde uyku sırasında bağırma,konuşma,hatta dolaşma şeklinde durum görülür. Uyandırılmaya çalışıldığında uyanmaz ve sabah olup bitenleri hatırlamaz. Uyandıktan belli bir süre sonra kendiliğinden uykuya dalar.Anne babaların bu durumda ani tepkiler ile uyandırmamaları önerilir.Gece terörünün sık olduğu durumlarda gerekirse ilaç kullanılır.Epilepsi olasılığı dışlanır ve gerekli tedavi düzenlenir.
Uyku bozukluğunun diğer bir çeşidide gece kabuslarıdır.Bu durumda genç özellikle gecenin ikinci yarısında korku ile veya ağlayarak uyanır.Bağırma, korkulu ifadeler olabilir.Bu durumda gencin sakinleştirilmesi kolay olmaz hemen uykuya dalamaz.Uyku teröründen farkı genç sabah bu olayı hatırlar. Tedavide eşlik eden durumlar araştırıldıktan sonra ilaç tedavisi yapılır.
Uyurgezerlikde kişi yatağından kalkar,dolaşır hatta bu durum evden dışarı çıkma şeklinde bile olabilir.Odanın kapı pencereleri güvenli olmalı,zarar verecek eşyalara dikkat edilmelidir. Kişi genelde sabah olup bitenleri hatırlamaz Gece teröründen farkı kişi bu esnada ağlama,bağırma,korku tepkileri göstermez.

14- DÜRTÜ KONTROL BOZUKLUKLARININ GÖRÜNÜMÜ
Dürtü kontrol bozukluklarında genel gidişat konusunda anne babalar dikkatli olmalıdır.Gencin sosyal ilişkilerini,psikososyal durumunu bozacak sıkıntılı durumlara yol açabilir. Bu durumda kişi belli konularda kendini kontrol etmeyi zor bulur.Dürtülerin kontrol edilmesi,engellenmesi ve yönlendirilmesi konusunda sıkıntılar vardır.
Öfke Patlamala:Gençlerde başka psikiyatrik durumlarında eşlik edebildiği bu bozuklukta,Gençlerde normalden çok daha sık olarak ufak tefek sebeplerle dahi olsa,olaylar karşısında büyük tepki koyma şeklinde bir görünüm vardır.Bu durum,aniden ve çok şiddetli bir cevap şeklinde olabilir. Bu durum engellenme eşiğinin çok düştüğü,irritabilite ve depresif duygudurumun eşlik ettiği durumlar ile karıştırılmamalıdır.
Piromani:Bu bozuklukta patolojik olarak yangın çıkarma ve ateş yakma vardır.Genelde insanların olmadığı zamanlar olmak üzere gençte olur olmaz ateş yakıp yangın çıkarmaktan kendini alama şeklinde bir durum görülür. Herhangi bir neden olmadan ve sonucunu düşünmeden bu türlü bir bozukluk görülür.Bu durumu davranım bozukluğundaki ve başka psikiyatrik bozukluklardaki görünümünden ayırt etmek gerekir.
Trikotillomani:Bu durum patolojik olarak, vücutta bulunan saç, kirpik gibi yerlerden kıl koparmak şeklinde özetlenebilir.Bu durum bir çok psikiyatrik rahatsızlıkta görülmekle beraber yalnız başka semptom olmadığı zamanlar trikotillomaniden söz edebiliriz.
Kleptomani:Patolojik hırsızlık diyebileceğimiz bu durum davranım bozukluğunda görülebilir. Başka semptomlar olmadan sadece dürtü kontrol eksikliğinden kaynaklanan bir durum varsa kleptomaniden bahsedebiliriz. Kişi kendini kontrol edemeden ve ihtiyacı olmadığı halde birşeyle çalmaktan kendini alamaz.
Patolojik Kumar Oynama:Bu durum genelde başka psikiyatrik rahatsızlıklarla beraber görülmekle beraber,sadece kumar oynamaktan kendini alamama şeklinde ise bu tür bir dürtü kontrol bozukluğundan bahsedebilriz. Davranım bozukluğunun eşlik ettiği şekliyle daha çok görülür.
Dürtü kontrol bozuklukarının tedavisi genelde içgörü kazandırmaya yönelik psikoterapi şeklinde uygulanabilir.Bu durumun şiddetine göre gerekirse ilaç tedavisi yapılmalıdır.
Dürtü kontrol bozukluklarının her bir çeşidi,değişik psikiyatrik durumlarda görülebilir.Depresyon,mani,kaygıbozukluğu,obsesifkompulsif bozukluk,davranış bozukluğu,dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu,madde bağımlılığı gibi bir çok durumda bu türlü durumlar eşlik edebilir.

15- KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE GENÇLİK
Kişilik bozukluklarının bir çok farklı görünümü olmasına karşın kişilik bozukluklarının gençlerde görünümü erişkinlerdekine benzerdir.Genelde kişilik bozukluğu tanısı belli bir yaştan sonra konmasına rağmen bu durumların gençlerde görülen şekilleri belli bir seviyede erişkinlere benzerlik gösterir. Kişilik bozukluklarının ortak özelliği olaylar karşısında sürekli başkalarını suçlama şeklindedir.Genel olarak kişide normal gelişim ve beklenene göre önemli ölçüde sapmalar şeklinde de özetlenebilir.
Genel olarak kişilik bozukluğu durumlarını şu şekilde sayabiliriz ;
Paranoid Kişilik Bozukluğu:Başkalarının davranışının ve hareketlerinin kötü niyetle algılanması,etrafa karşı aşırı ve gereksiz güvensizlik ve aşırı şüpheler. Bu durumda kişi normal olaylara bile acaba ? sorusu ile yaklaşabilir. Bu durumda onun kişisel ve sosyal ilişkilerinin bozulmasına ve bu durumun şiddetinin ağır olması durumunda bazı psikiyatrik rahatsızlıkların oluşmasına neden olur.
Şizoid Kişilik Bozukluğu:Genelde kendi haline olma ile beraber çoğunlıkla insanlardan uzak olma eğilimi ve duygusal olarak diğer insanlara göre sınırlılık gösterme ,duygularını ve duygulanımını dışa vurumda azalma şeklinde bir kısım belirtiler gözlenir.Bu durumda olan genç insanın sosyal ilişkileri yeterli değildir.Kişiler arası ilişkilerde zorluklar oluşur.Kişi böyle bir durumdan genelde memnundur.Bunu bir yaşam tarzı haline getirmiştir.
Şizotipal Kişilik Bozukluğu:Yakın ilişkilerde rahatsızlık ile beraber , kişinin olağan dışı düşünce ve inançları olması.Burada kişinin sıradışı ritüelleri ve düşünceleri vardır.Gerçeklikten uzaklaşma eğilimi sözkonusu olabilir.
Antisosyal Kişilik Bozukluğu:Başkalarının hakkına hukukuna dikkat etmeme,toplum kurallarına ters düşme.Burada kişi başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayan davranışlarda bulunur.Açıkça başlarına zarar verir,onları tehdit eder.Toplum açısından suç kabul edilen noktalarda pervasızca istediği şekilde davranır.Bu durum davranım bozukluğunun devamı gibidir.Genelde okul,aile ve sosyal çevreden dışlanma olabilir.Kişi için suç ve toplumsal kuralları ihlal etme,bir hyt tarzı haline gelmiştir.
Borderline Kişilik Bozukluğu:Kişiler arası ilişkilerde ve yaşantıda kaos,tutarsızlık,düşük benlik saygısı durumu vardır.Bu durumda duygulanmada dalgalanmalar görülür,kişi insanlar arası ilişkilerde ikilem yaşar.Çok sevdiği birisinden bir an nefret eder,belli bir süre sonra onu göklere çıkarır,kronik bir boşluk hissi ve hayata karşı doyumsuzluk vardır.Genelde madde bağımlılığı, gerçeklikten ara sıra kopmalar,kendine ruhsal dünyasına ait sıra dışı yaşantılar gibi durumlar eşlik edebilir.Başkalarını yönlendirme becerileri fazla olup genelde kişiler arası ilişkilerde onları yönlendirmek isterler.
Histrionik Kişilik Bozukluğu:Aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı belirgin özellikleridir.Bu durumda duygusal olmaları nedeni ile kişiler arası ilişkilerde zorluk yaşarlar.Aynı zamanda fiziksel görünüm olarak kendilerini ön plana çıkarma gayreti içerisindedirler.
Narsistik Kişilik Bozukluğu:Aşırı büyüklük duyguları ve beğenilme arzusu vardır.Bu bozukluğun yorumunda bilinç altı aşağılık kompleksinin yattığı söylenmektedir.Kişi kendisini tabir yerindeyse '' dev aynasında '' görür,diğer insanlarda kendilerini anormal derecede büyük görürler.Onlar için önemli olan kendileri ve kendi yaptıklarıdır.Bu nedenlerden dolayı diğer insanlar ile ilişkilerde zorluklar yaşarlar .
Çekingen Kişilik Bozukluğu:Toplumsal yetersizlik ve aşırı sosyal kaygı gösterme şeklinde özellikleri vardır. Bu kişiler ile sosyal fobi durumu birbirine çok karışır.Bu kişiler sosyal ilişkilerde çekingenlik gösterirler,önplanda olmak istemezler,kendi kapasite ve becerileri olmalarına karşın kendi kabiliyetlerini ortaya koyamazlar,girişimler ve yeni atılımlar konusunda cesaretsizlikleri vardır. Bu nedenle işlevsellik kaybı bu tür kişilerde fazla görülür.
Bağımlı Kişilik Bozukluğu:Kendi ihtiyaçları konusunda başkalarından beklentiye girme durumu vardır.Sanki birileri olmadan yaşantısını ve varlığını tam olarak devam ettiremeyecek,mutlu olamayacakmış gibi hissederek başkalarından ihtiyaçları konusunda devamlı talepte bulunurlar.
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu:Aşırı düzen,aşırı titizlik ve mükemmelliyetçilik görülür.Bu durumu obsesif kompulsif bozukluktan ayırt etmek gerekir. Obsesif kişilik yapısında işlevsellik kaybı yoktur.Yani kişinin bu aşırı düzen ve titizliği onun günlük işlerini etkilemez,aksine onu hayatta daha başarılı bir konuma getirir.
Kişilik bozukluklarının tedavisi psikoterapidir.

1.09.2008

PSİKOLOJİ AÇISINDAN ERGENLİK DÖNEMİ

0 yorum

Çocuk dünyaya geldiğinden beri onun değişen ve gelişen birçok yönü gözlemlenir ancak özellikle ergenlik çağına girdiği andan itibaren davranışlarında belirgin farklılıklar dikkati çekmeye başlar. Dengeli ve uyumlu ilkokul çocuğu gider yerine oldukça tedirgin, güç beğenen ve çabuk tepki gösteren bir genç gelir duyguları hızlı iniş çıkışlar gösterir. Çabuk sevinir, çabuk üzülür, çabuk sinirlenir, olur olmaz herşeyi sorun yapar, tepkileri önceden tahmin edilemez olur. Derslere ilgisi azalmış, çalışma düzeni bozulmuştur. İstekleri artmıştır. Kendine tanınan hakları yetersiz bulur. Evdeki kuralların çokluğundan ve sıkılığından yakınır. Anne ve babaların uyarılarına birden tepki gösterir, ters yanıtlar verir. Ergenlik döneminde gençlerin fiziksel görünümleri yetişkin bir birey olmaya yönelik gelişirken, duygusal yönden çalkantılı denilebilecek bir süreç yaşayabilirler. Fakat yaşanan çalkantıların yanı sıra, gençte pek çok olumlu gelişmeler gözlenir. Bir kez gencin soyut düşünme yeteneği önemli ölçüde gelişir. İlgi alanı genişler ve çeşitlilik kazanır, ileride seçeceği mesleklerle ilgili konulara eğilir. Bir şeyleri yapmak başarılı olmak eğilimi gelişir.
Ergenler, ilk zamanlarda bedensel değişimlerine uyum sağlamakta zorluk çekerler. Fakat ilerleyen zaman içinde dış görünümlerinin önemi zaman içinde onlar için giderek artar. Bu dönem kimlik geliştirmede önemli bir dönemdir ve “ Ben kimim? “ , “ Benim doğrularım neler? “ , “Nasıl davranmalıyım? “ , “Toplumdaki yerim neresi? “ sorularına yanıt arar. Karşı cinse ilgi başlar ve onların ilgisini çekebilmeye yönelik tutum ve davranışlarda artış gözlenir.

ERGENLİK DAVRANIŞLARI
Ergen bu dönemde aşırı hayal kurar, huzursuz ve kararsızdır. Olaylar karşısında gereğinden fazla sinirlenebilir. İnatçıdır, otoriteye karşı itaatsız olabilir. Ailesine, topluma, öğretmenine, kurallara karşı koymak ister. Gülünç olma, çirkin görünme, alay edilme, ailesinin sosyal statüsünden utanma, hemen her şeyi eleştirme duygularını yoğun biçimde yaşar. Çevresine uyum problemi vardır. Toplum içinde mahcup ve çekingen olabilirler. Bol para ve geniş özgürlük, karşı cinsten arkadaşı olsun ister. Sosyal ve ahlaki ölçülere başkaldırır.
Ailesiyle olan çatışmalarında, sığınacağı liman arkadaşlarıdır. Bu dönemde arkadaşlık bağları çok güçlüdür. Onlarla her türlü sırrını paylaşır. Ergen dışa dönük, faal, sportmen, liderlik özelliğine sahip arkadaşları tercih eder. Sevilmek, beğenilmek, aranmak, arkadaşının yanında olmak arzusundadır. Ancak zeka, yetenek, ekonomik düzey, olgunluk yaş açısından, kendine benzeyeni seçme yüzdesi daha yüksektir. Ergen bu dönemde kendini gösterebilmek için aşırı cesaret denemeleri, kaba saba davranışlar, yalan ve küfür söyleyebilir.

ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ DUYGUSAL DEĞİŞİKLİKLER
Başkalarının sizin hakkınızdaki düşüncelerini daha fazla merak etmeye başlarsınız. Daha çok kabul görmek ve sevilmek istersiniz. Yaşamınızın bu döneminde başkalarıyla olan ilişkilerimiz değişmeye başlar. Bazıları daha önemli, bazıları önemsiz hale gelir.
Ailenizden daha çok ayrı kalmaya ve kendi yaşıtlarınızla birlikte olmaya başlarsınız. Hayatınızı etkileyecek kararları kendiniz almaya başlarsınız. Bir çoğunuz vücudunuz konusunda bir imajı geliştirir (çok uzun, kısa, ince vs.) Çünkü ergenlikle birlikte bir çok değişiklik olmuştur ve siz kendi vücudunuzda olanlara hem de başkalarındaki değişikliklere dikkat edersiniz.
Ergenin bu dönemi problemsiz geçirebilmesi için ailesiyle güzel bir ilişki içinde olması gerekmektedir. İstanbul Amerika koleji aileye ve topluma sağlıklı, amaçlı, kendini tanıyan gençler yetiştirip sunmayı hedeflemiştir.

ÇOCUKTA YALAN

0 yorum




Dil becerisi ve zekası , uydurma ve gizleme dürtülerinden hız alır .
(Steine)
* Onur annesine ders notlarının hep iyi olduğunu söylüyordu. Ayten Hanım bir gün Onur'un çantasında sınav sonuçlarını görünce, aslında gerçeğin hiç de Onur'un anlattığı gibi olmadığını gördü.
* 10 yaşındaki Can, sıkça haftalığını kaybettiğini söyleyip babasından para istiyordu. Annesi evde temizlik yaparken yatağının altında çerezlerden çıkma fazlaca oyuncak buldu. Hatta daha yenmemiş bir kaç çerez paketi de vardı.
* Mine, annesinin "Bilgisayarın neden bozuldu?"sorusuna karşılık "Ne oldu, anlayamadım. Bilgisayar birden bire tuhaf sesler çıkarmaya başladı."dedi. Halbuki Mine bilgisayarını oldukça fazla kurcaladığını biliyordu.
Sizin çocuğunuz da böyle veya buna benzer davranışlar gösteriyorsa paniğe kapılmayın. Çünkü, bu olayları yaşayan sadece siz değilsiniz. Bütün çocuklar yalan söyler. Ama yalancı doğmazlar. Sadece, yalan söylemeyi öğrendikleri bir gelişim süreci yaşarlar. Çocuklarımıza nasıl daha iyi yalan söylendiğini öğretir, yalanı kusur olarak görmemize rağmen, onlara yalan söylemeleri için uygun ortamları hazırlarız. Çocukların hepsi bu yalanlarla bir şeye işaret etmektedir. Yani yalanın bir hedefi vardır. Bazı araştırmacılar, yalanı, söyleyenin patolojisini, yalanın hedefini ve içeriğini göz önünde bulundurarak, şöyle sınıflandırmışlardır.
Çocuğunuzun yalanıyla özellikle ilk yalanıyla karşılaştığınızda, size en kaygı verici olan, onun kötü karakterli olabileceği korkusudur. Paniğe kapılmadan, sakin ve doğru dürüst düşünebilmek için en iyisi olay geçinceye kadar serinkanlı olmaya çalışmaktır. Çocukların yalan söylemeleri, doğruyu söylemeleri kadar normal gelişim gösteren bir davranıştır. Uzmanlar, yalanın kişinin özerkliğini sağlama ve kendisini ailesinden farklı bir birey olarak kabul ettirme sürecinde geliştiğini vurgularlar. Çocuklar, anne - babalarını kandırarak onların her şeye gücü yeten, her şeyi bilen insanlar olmadıklarını anlarlar. Böylece, çocuklar, her zaman güçlü bir koruyucuları olması gerektiği biçimindeki fantezilerinin ne kadar yanlış olduğunu keşfederler. Çocuklar, bu fantezilerden sıyrılmak için kendi kendilerini koruma ve kendi kendilerine göz kulak olma sorumluluğunu geliştirirler.
Bir çocuğun ilk araştırıcı yalanı söylemesi kaçınılmazdır. Bu yalanlara hazırlıklı olmanız gerekir. Bu, gerçeği sınama yolunda atılmış bir adım ve yaşam deneyimidir. Uzmanlar yedi yaş öncesinde çocuğun yalan söylemediğini ileri sürerler. Bu yaş dönemindeki çocukların yalanları kendilerine hoş gelen hayallerden kurulmuş bir oyundur. Kendilerine haz sağlamak için böyle bir oyunu oynayıp dururlar sürekli. Kendi düşlerine gerçekmiş gibi bakan anlatma meraklısı çocuklara "yalancı"damgasının vurulması oldukça yanlıştır.
Küçük çocuklarda sık rastlanılan bir yalan türü de işlenen bir kötülüğün gizlenmesi ya da ört bas edilmesidir. Bunun esas nedeni başlarına gelecek negatif sonuçlardan kaçınmaktır. Bu çeşit yalan 9 ve daha ileri yaşlarda bilinçlenmeye başlar ve kötü sonuçlar verebilecek boyutlara ulaşır. Anında uydurulmuş değildir. Önceden planlanmıştır. Ört bas edici yalanın altında bazen çok önemli bir mesaj yatabilir. Bu davranışın nedenleri araştırılırsa örtülü kalmış sorun bulunabilir.
Palavracı yalanlara da çok sık rastlanır. Çocuklar çevrelerinin gözünde daha saygın olmak isterler. Bu nedenle uydurulmuş öykülerle böbürlenmekten sevinç ve gurur duyarlar. Bazen de bu yalanlarla arkadaş kazanmak isterler. Bu tip yalanlara dileklerin gerçekleşmesini sağlayan yalanlar da denilebilir. Bu yalanlar, oldukça normal görünmektedir. Ama palavracı yalanların geliştirilmesi ve devamlılık göstermesi, bir takım davranışsal problemlere yol açar. Örneğin; bu durumdaki çocuklar omuzlarına yüklenmek istenen küçük çaptaki ödevlere ellerinden geldiği kadar yan çizerler. Çünkü kendi hayallerinin esiri olur ve bu hayal sahnelerinin tadını çıkarmaktan haz duyarlar. Böyle çocuklar büyüyüp gerçekçi düşünce aşamasına ulaştıkları halde hala çevrelerindeki kişileri aldatmayı sürdürürler.
Çocuklar, yaptıkları yanlış bir davranışın sonucundan korktukları için değil, sadece bu olaydan sıyrılıp sıyrılamayacaklarını anlamak için de yalan söyleyebilirler. Böylece hem olaydan sıyrılacak hem de kendi gücünü denemiş olacaktır. Bu durumda, onu hemen cezalandırmaktansa, yalanın altında yatan anlama bakmak gerekir.
Ayrıca aşırı duygusal çocuklar kaygı ve çekingenlikleri yüzünden yalan söyleyebilirler. Çekingen çocuk yaptığı hatayı bir türlü itiraf edemez. Bu durum da onu çeşitli yalanlar uydurmaya teşvik edebilir.
Yalan, iç çatışmaların yoğun yaşandığı durumlarda da ortaya çıkabilir. Özellikle önemli gelişim dönemlerinde yaşanılan çatışma ve sıkıntılar gerilime neden olur. Bu gerilim bazen öyküler uydurmayla rahatlama yolu bulur. Bu öyküler gerçeğe yakındır. Bu yalanları diğerlerinden ayırmayı bilmek gerekir. Çünkü bu bir tür ruhsal rahatsızlığın dışa vurumudur. Böyle çocuklar kayıtsız, umursamaz, sevinçli görünürler. Arkadaş ilişkileri iyi değildir ve davranışları oldukça çocuksudur. Bazı incelemeler kötü, elverişsiz aile içi ortamın bu durumu oluşturduğunu göstermiştir.
Yalan, bazen bir patoloji (hastalık) belirtisi de olabilir. Ağır psikolojik dengesizliklerde ya da kişilik bozukluklarında yalana rastlanabilir. Patolojik durumda eğitsel etkiler üzerinde durulması gerekir.
ERGENLİKTE YALAN:
Çocukluğun ilk yıllarında çocukların kandırma operasyonu, başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü yüz ifadeleri yalan söylediklerini açığa vurur. Çocuklar, büyüdükçe yüz ifadelerini ve beden dillerini kontrol etmeyi öğrenirler. Bu konudaki başarı, ergenliğin ilk yıllarından başlayarak gelişir. Çünkü büyüdükçe yalan sözcüklerin yanı sıra nasıl yanıltıcı bir vücut dili kullanacaklarını da öğrenirler.
Ergenlik çağındaki gençler, spor müsabakalarına katılarak nasıl hile yapacaklarını öğrenirler. Spor müsabakaları bir bakıma yalan ve hile becerilerini geliştirmek için uygun ortam hazırlar. Basketbol ve futbol gibi sporlarda oyuncular, rakip takım oyuncularını şaşırtmak için çeşitli hilelere başvururlar (yanlış yöne bakarak rakip oyuncunun topun gideceği taraf konusunda kafasını karıştırmak gibi). "Papaz kaçtı"gibi kağıt oyunlarını oynayan çocuklar, papazın kendilerinde olduğu anlaşılmasın diye yüz ifadelerini ve duygularını kontrol etmeyi öğrenirler. Tavla, satranç ve dama gibi oyunları oynayarak karşıdaki kişinin yaptığı hamleyle uğradığımız hayal kırıklığını nasıl gizlememiz gerektiğini öğreniriz.
Çocukluğun ilk yıllarında doğrunun tüm çıplaklığıyla söylenmesi hoş görülse de ("Babaanne kıyafetin çok komik görünüyor."gibi), ergenlik çağına gelen çocuklara bunun tam tersi öğretilir. Ayrıca, beyaz yalanlar sosyal ortamlarda kullanılabilecek bir reçete olarak gösterilir. Çocuklara insanları üzecek gerçekleri söylememeleri öğretilir. (Kendi ailesi içinde bile.) Sonuçta, ergenlik çağındaki çocuklar, yavaş yavaş hile ve yalan içerecek şekilde bilgi, fikir, duygu ve düşüncelerini toplumdan saklama veya yerine göre göstermeyi öğrenmeye başlarlar. Bu bir dereceye kadar her ailede öğretilir. Fakat, bazı ailelerin dışarı vermek istemediği sırlar, annenin ya da babanın saçlarının boyalı olduğu veya en son tatilde çok para harcanması nedeniyle çıkan kavga gibi basit şeylerdir.
Ergenlik çağındaki çocuklar etkili bir şekilde yalan söylemeyi ve toplumda kendilerine yer edinmeyi öğrenirler. Psikolog Maria Vasek, çocuklarda yalanın gelişimini incelemiştir. Vasek, yalan için gerekli becerilerin, davranışları düzenleme ve ilişkileri yönlendirme açısından da gerekli olduğunu ve bunlar olmaksızın insanın var olamayacağını savunur.
ÇOCUĞUMUZU YALANA NASIL TEŞVİK EDİYORUZ?
Çocukların bizim iyiliğimiz için bize yalan söylemeleri, yine bizden öğrendikleri bir yoldur. Çocuklarının iyiliği için, bazı küçük "zararsız"yalanlara başvurmayan ana - baba yok gibidir. Örneğin, o erbat ilacın kendi iyiliği için tatlı geleceğini duysa bile, ana - babanın kendi istekleri doğrultusunda gerçekleri çarpıtabildikleri kanısına varacaktır.
Çocuklarımıza doğru söylemenin önemini belirtirken, davranışlarımızla ve uyarılarımızla bunu göstermiyoruz. Hatta gösterdiğimiz kimi davranış onu yalana teşvik ediyor olabilir. Bunlara kısaca değinelim :
* Tehditler her ne kadar yetişkinlere mantıklı gelse de aslında işe yaramaktan çok uzaktır. Davranışın tekrarlanması için bir işarettir. Çünkü çocuğun kişiliğine bir meydan okumadır. Başkalarına aptal olmadığını kanıtlamak isteyen çocuk tehdide karşılık bir yalan kılıfı hazırlayacaktır.
* Rüşvet, yani "Eğer şöyle yapmazsan..."mantığı yarardan çok zararı olan bir uyarıdır. Bu tür sözler, ona, yeteneklerinden şüphe ettiğimiz mesajını iletir. Çocuk rüşvet şeklinde kullanılan ödülü elde edebilmek için pazarlığa, şantaja ve yalana başvurabilir.
* Çocuğunuzu, bir şey için söz vermeye zorluyor olabilirsiniz. Sözünü yerine getiremeyeceğini anladığında hileli yollar aramaya koyulabilir.
* Çocuğunuza savunmaya yönelik sorular soruyor olabilirsiniz. Matematikten 5 alıyorsun değil mi? Emin misin? vb. gibi. Bu sorularımız, onu savunmak için yalan söylemeye kışkırtıyor olabilir.
* Çocuğunuzun yaptıklarıyla alay etme, öğrenmeye önemli bir engel ve çocuk için ciddi bir ruhsal bunalımın kaynağıdır. "Ne kadar aptalsın!""Senden de bu beklenirdi zaten!""Senin ne olacağın şimdiden belli"vb. Bu sözlerle iletişimi zedelenen çocuk, anne ve babası için yalanlarla dolu intikam fantezilerini geliştirebilir.
* Oyuncağını kırdığını söylediğinde belki de dayak attınız ya da çok kızdınız. Çocuklar gerçekler için cezalandırıldıklarında kendilerini savunmak için yalan söylerler. Çocuğun yaptığı hata ile söylediği söz ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu ayrımın çocuk için yanlış anlamaya meydan vermeyecek biçimde açık olması gerekir.
YALANLAR KARŞISINDA NELER YAPALIM?
Yalanla karşı karşıya kalınca çocuklarımızı hemen sorguya mı çekelim, yoksa öfkemiz yatışıncaya kadar bekleyelim mi? Yoksa ceza mı verelim? Ne kadar sert bir ceza verelim? Acaba olayı görmezlikten mi gelelim? Nasıl davranıcağımızı belirlemeden önce, kendi kendimize şu soruları sorarak cevaplayalım.
"Çocuğum benden birşey mi bekliyor? İlgi mi? Övgü mü? Kişiliğini tanımamı mı? Aradığı şeyi daha önceki yalanlarında ona sağlamış mıydım? Yoksa kendisini önemli mi göstermek istiyor? Ben, iyi bir model miyim? Ona verdiğim sözleri tutabiliyor muyum? Doğru söylemenin önemini belirtirken bunu davranışlarımla gösterebiliyor muyum?"
Bütün çocuklar yalan söyler. Normal bir yalanla başa çıkmanın kesin bir yanıtı yoktur. Profesyonel görüşler bile genellikle kişisel görüşlere dayanır. Bu nedenle öneriler sadece rehber olarak ele alınmalıdır.
Yaşı küçük bir çocuğun söylediği yalanlar çoğunlukla fantezi ve uydurmanın bir bileşkesidir. Yalanı hoş olarak algılamak ya da çocuğu cezalandırmak yerine ebeveyn, çocuğun gerçeği görmesine yardımcı olmalıdır. Boşanmış bir ailenin 5 yaşındaki çocuğu, babasıyla kalırken aynen annesinin evinde olduğu gibi bu evde de kendi odasına bir televizyon istediğini söyler. Baba kızının annesinin evindeki odasında bir televizyonu olmadığından emin olduğundan "Hem annenin evinde hem de burada kendine ait bir televizyon istediğini mi söylemek istiyorsun?"diye cevap verir. Çocuk bu soruya doğru cevap vermek zorunda kalır ve sorun o anda çözülür.
Ergenlik öncesi ve ergenlik çağındaki çocuk yalan söylediğini bilir. Sorgulanan yalanın etkilerinin tartışılması ve uygun ceza (belirlendiyse) en iyi çözüm olabilir. Yalanın sebep olduğu kötülüklere filozofik bir açıklama getirmek etkili görünmez ve iki yüzlülük olarak adlandırılır. Ayrıca yazımızda belirttiğimiz gibi şiddetli cezalandırma gelecekte yalan söyleme olasılığını artırabilir.
Süreklilik gösteren yalanlarla doğrudan ilgilenilmelidir. Bu tip yalanlar risk faktörü taşıdığından bir profesyonel tarafından ele alınmalıdır. Patolojik yalan için tek bir tedavi yöntemi yoktur. Bu yalanlar daha çok anne babadan birinin yokluğu sebebiyle gelişir.
SON SÖZ
Çocuklarımızı doğru ve dürüst olmaları için yetiştiririz; fakat bir bakarız yalan söylüyorlar. Sırlar, yalan ve kendini kandırma, yaşamın gerçekleridir.
Nyberg, yalanla ilgili olarak "Yalan, doğrunun egemen olduğu bir dünyada ara sıra ortaya çıkan basiretli bir hata olarak tolere edilmemeli. Yalan, daha çok dünyayı düzene sokmak ve şekle koymak için başvurulan, birbirinden farklı bireylerin aralarındaki problemleri çözmelerini sağlayan, acıyla başa çıkabilmeye yardımcı olan, bireyselliği yakalayabilmeye destek veren ve insanı yaşama bağlayan bir mekanizma olarak algılanmalıdır"demiştir.
Aslında olgunluğun bir boyutu, yalanın olumlu yönlerini yakalayabilme, yalanların olumsuz etkilerinden nasıl ve ne şekilde kaçınacağımızı belirleyebilme becerisini kazanmaktır.

 

Zirve100 Toplist
Türkiyenin Tikky Sitesi Türkiyenin Tikky Sitesi